İHD 38 Yaşında...
İnsan Hak Ve Özgürlüklerini Savunmaya Devam Ediyoruz
İHD, 17 Temmuz 1986 tarihinde 98 insan hakları savunucusunun imzasıyla kuruldu. Derneğin
kuruluş amacı “İnsan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak” şeklinde formüle edildi ve
bu ifade İHD Tüzüğünde de yer aldı. Kurucular arasında mahpus anneleri ve yakınları, aydınlar,
yazarlar, gazeteciler, yayıncılar, akademisyenler, avukatlar, hekimler, mimar ve mühendisler,
öğretmenler vardı. Kurucularımızdan yaşamını yitirenleri sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz.
Kuruluşundan bu yana 23 İHD üye ve yöneticisi faili meçhul cinayetler sonucu yaşamını yitirirken,
yüzlercesi fiili saldırılar sonucu yaralanmıştır. 1998 ve 2002 yıllarında, dönemin İHD Genel
Başkanları, derneğin genel merkezinde, silahlı ve fiziksel saldırılara maruz kalmışlardır. Derneğin
yüzlerce üye ve yönetici de idari ve yargısal tacizlere maruz kalmış, birçoğu hakkında hapis cezaları
ve para cezaları verilmiştir. Tüm bu baskılar İHD’yi insan hak ve özgürlüklerini savunma
kararlılığından alıkoymamıştır. Bugün vesilesi ile halen hapishanelerde tutulan İHD üye ve
yöneticilerine de selam ve sevgilerimizi sunuyoruz.
İHD, kurulduğu 17 Temmuz 1986 tarihinden beri Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunu
olduğunu ifade etmekte ve bu sorunun giderilmesine katkı sunmak için mücadelesini ısrarla, inatla
ve umutla sürdürmektedir. İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün
oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir. Bu nedenle diyoruz ki, iyi ki İHD
var.
Türkiye’de demokrasi ve insan hakları alanındaki dramatik gerileme ile ilgili söylenebilecek çok şey
var. Ancak insan hakları, demokrasi ve barış mücadelesini kesintisiz olarak yürüttüğümüz 38.yılda
da önemli bazı tavsiyelerde ve taleplerde bulunmak istiyoruz. Esasen bu husustaki önerilerimizi ana
başlıkları ile her yıl güncelleyerek tekrarlamaktayız.
Türkiye’nin en önemli demokrasi ve insan hakları sorunlarının başında Kürt Meselesinin
çözümü gelmektedir. Kürt Meselesinin çözümü konusunda devlet ve siyasal iktidar halen güvenlikçi
politikalarda, ret ve inkâr siyasetinde ısrar etmektedir. Bu politikalarda ısrar bir yandan demokrasi ve
insan hakları ortamının kötüleşmesine ve toplumsal barışın yara almasına neden olurken; öte yandan
da Türkiye’nin ekonomisinde derin tahribatlara yol açmaktadır. Bu hakikate rağmen siyasal iktidar
silahlı çatışma ve savaşı coğrafi olarak genişletmiş, Türkiye’nin yanı sıra Suriye ve Irak Kürdistan
Bölgesel Yönetimi topraklarına da taşımıştır. Halen de bu savaş ve çatışma bütün şiddeti ile
sürmektedir. Çatışma ve savaş alanlarında ne yazık ki; ağır yaşam hakkı ihlalleri artarak devam
etmektedir.
Bunun yanı sıra seçilmiş Kürt belediye eş başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyım
atanması politikası 2016 yılında başlamış, 2019 yılında da bu politika sürdürülmüştür 31 Mart 2024
tarihinde yapılan yerel seçimlerden sonra da siyasal iktidar Kürt Şehirlerinde seçmen iradesine
rağmen kayyım politikalarında ısrar edeceğini Hakkâri Belediyesine atadığı kayyım ile ortaya
koymuştur. Bütün bu antidemokratik uygulamalar yetmezmiş gibi HDP’ye kapatma davası açılması,2
DEM PARTİ ‘ye kapatma davası tehditleri, sorunların barışçıl yollarla çözülmesi inancına ağır darbe
vurmuştur. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eski Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve
Figen Yüksekdağ’ın da aralarında bulunduğu 108 kişinin yargılandığı Kobani Davasında Ankara 22.
Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2024 tarihinde görülen celsede 24 siyasetçi hakkında toplamı 400
yılı geçen hapis cezası verildi. Siyasetçiler hakkında verilen bu cezalarla Türkiye’de yargının bir kez
daha, muhaliflere karşı susturma ve cezalandırma aracı olarak kullandığını düşünmekteyiz.
Türkiye’nin demokratikleşebilmesi için demokrasi ve insan hakları sorunlarını gerçek bir
çatışma çözüm süreci ile çözmesi ve geçmişi ile yüzleşmesi gerekmektedir. Türkiye’nin, Kürt
Meselesini kabul edip çözecek yeni bir barış sürecine ihtiyacı bulunmaktadır. Bununla birlikte, başta
Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri olmak üzere ötekileştirilen tüm toplum kesimlerinin insan
haklarına dayalı taleplerini kabul edecek siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Türkiye’nin gerçek bir çatışma
çözümü ile birlikte yeni ve demokratik bir Anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır. Yeni ve demokratik
Anayasa yapılmadığı sürece 1980 askeri darbesini yapan generaller tarafından yapılmış 1982
Anayasası üzerinde yapılacak değişikliklerin çözüm getirmesi mümkün değildir. Anayasada 2017
yılında OHAL koşullarında gerçekleştirilen referandum ile kabul edildiği ilan edilen ve 2018 yılında
hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli diye isimlendirilen anayasa değişikliklerinin
bariz özelliği anti demokratik tek kişi yönetimi olmasından ibarettir.
İnsan hakları ve demokrasi mücadelemizin en önemli amaçlarından birisi 1980 yılında askeri darbe
yapan generallerin yazdırdığı ve halka sıkıyönetim (askeri yönetim) altında kabul ettirdikleri 1982
Anayasasının reddi üzerinden yeni ve demokratik bir Anayasa yapılmasına katkı sunmaktı. Ancak
Türkiye temel insan hakları ve demokrasi sorunlarını çözemediği için demokratikleşme yerine daha
da anti demokratik bir anayasal rejime kaymış durumdadır.
Çatışma çözümü ve geçmişle yüzleşme süreciyle birlikte ortaya konulacak yeni toplumsal sözleşme;
Türkiye’nin temel sorunlarından olan Kürt Meselesi, Alevilerin talepleri, toplumsal cinsiyet eşitliği,
yerinden yönetime dayalı yönetim modeli, anadilinde eğitim-öğretim ve anayasal vatandaşlık gibi
somut önermeleri içermelidir.
İHD kurulduğu günden beri her zaman barış hakkını savunmuş ve savunmaya devam edecektir.
Türkiye’nin demokratikleşebilmesi bakımından Kürt Meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla
çözmesinin zorunlu olduğunu her zaman olduğu gibi bir kez daha hatırlatmak isteriz.
İfade özgürlüğü olmadan demokrasi olmaz. İfade özgürlüğü demokrasinin temelidir. Demokrasiye
giden yolun açılabilmesi için ifade özgürlüğünün mutlaka sağlanması gerekir. Terör tanımının
belirsizliği nedeni ile TMK’nın kaldırılması, yayın kuruluşları üzerindeki RTÜK baskı ve sansürünün
sona erdirilmesi, Kürt ve muhalif basın-yayın kuruluşları üzerindeki yargı baskısının ortadan
kaldırılması, sosyal medyayı sürekli susturma girişimlerinden vazgeçilmesi elzemdir. Düşünceyi
açıklama ve basın özgürlüğü sağlanmadan demokrasiye giden yolun açılması olası gözükmemektedir.
Başta toplumsal cinsiyet eşitliği alanında yaşanan ihlaller olmak üzere diğer ayrımcılık türlerinin yol
açtığı ihlallerin ve her türlü ayrımcılığa yol açan politikaların ortadan kaldırılmasının son derece
önemli olduğunu vurgulamak isteriz. Ayrımcılığın temelleri arasına etnik köken, cinsel kimlik, her
türlü inanç veya inançsızlık eklenerek nefret söylemi yasaklanmalı ve nefret suçları yeniden
düzenlenmelidir. Siyasi iktidar mensuplarının nefret söyleminden vazgeçmesi bu alanda atılacak ilk
önemli uygulama olacaktır. Mülteci/sığınmacı/göçmenlerin açık hedef haline getirilerek ırkçı
saldırılara maruz bırakılmalarına karşı toplumsal bilinç yükseltilmelidir. Her türlü ayrımcılığa karşı
İHD’nin mücadelesi kesintisiz bir şekilde devam edecektir.3
Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde önemli bir kazanım olan ve toplumsal cinsiyet rollerini tanıyan
Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesinin önce tartışmaya açılarak, çeşitli dini referanslarla hareket
edilip sözleşmeden çıkılması tam bir hukuksuzluk örneği ve antidemokratik uygulama olmuştur.
Devlete cinsiyet eşitsizliğinden doğan şiddeti, ayrımcılığı önlemek üzere sorumluluk yükleyen
İstanbul Sözleşmesinden 2021 yılında çıkılmasının ardından kadın cinayetleri artarak devam
etmiştir. Sadece 2023 yılında tespit edilebilen 315 kadın cinayeti yaşanmış; 248 kadın da şüpheli
şekilde öldürülmüştür.2024 yılının ilk altı ayında 205 kadın öldürülmüştür. LGBTİ+ bireyler
sözleşmeden çıkılması sonrası doğrudan hedef gösterilmeye başlanmış ve LGBTİ+ platformları
ve dernekleri daha da baskı altına alınmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanlığı’nın Anayasa 90
uyarınca kabul edilen uluslararası Sözleşmeden tek başına çıkma yetkisi bulunmamasına rağmen
bunun gerçekleşmiş olması yeni tip keyfi ve belirsizlik rejiminin önemli bir göstergesi olmuştur.
İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması mücadelemiz devam edecektir.
Avrupa Birliği’nin Kopenhag siyasi kriterleri olan demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve
azınlık hakları değerleri yerine otoriteliği getiren Ankara kriterlerine ve karşı olduğumuzu, AB
sürecinin demokratikleşme süreci olması nedeni ile desteklediğimizi ve AB ile Hükümete bu hususu
bir kez daha hatırlatmak isteriz.
Türkiye’de 14 -28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği genel seçimleri ile 31 Mart
2024 tarihinde yapılan yerel seçimler göstermiştir ki demokrasi, insan hakları ve barıştan yana
güçlü bir siyasi ve toplumsal muhalefet bulunmaktadır. Bu güçlü toplumsal ve siyasal muhalefete
rağmen demokrasi ve insan haklarına dayalı barış ve demokrasi hareketi ne yazık ki halen güçlü
değildir. Genel seçimlerde “millet ittifakı” adı altında yan yana gelen muhalefet partileri, iktidarın
kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyasetini kıramamıştır. Yeşil Sol Parti ile temas etmekten çekinmiş ve
mevcut iktidara beş yıl daha yönetme yetkisi vermiştir. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu ağır
siyasi ve ekonomik sorunların çözülmesi, siyasi ve toplumsal muhalefetin iş birliği yapması ile
mümkün olabilir. İnsan hakları savunucuları olarak demokrasi mücadelesinde toplumsal muhalefetin
bir parçası olarak bu mücadelenin içerisinde olmaya devam edeceğiz.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemi kendisini bağımsız ve tarafsız yargıda gösterir. Hukukun
üstünlüğü ilkesine uygun bir yargı yapılanması olmadan adaletin yerini bulması mümkün değildir.
Siyasi iktidar 2019 yılında açıkladığı yargı reformu stratejisinin tam tersi istikamette düzenlemeler
yapmış, gelinen aşamada dokuzuncusu hazırlanan yargı reformu paketleriyle baskıcı ve otoriter
yönetimi pekiştirecek düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Covid-19 salgını bahanesi ile siyasi
mahpusların aleyhine infaz kanunu değişiklikleri yapılmış, çoklu Baro ve seçim yöntemine müdahale
ile yandaş Baro yaratacak kanun değişikliği yapılmıştır. TMK kullanılarak ve bu kapsamdaki suçlara
yönelik özel yargılama sistemi ise tüm Türkiye’de etkisini artarak sürdürmektedir. Bu gelişmeler
siyasi iktidarın tamamen yargıyı etkisi altına almak istediğini göstermektedir. Yargının ise siyasi
iktidarın bu yönelimine uygun davrandığı, giderek uluslararası sözleşme ve protokollerde düzenlenen
standartlardan uzaklaştığı, anayasa 90. Maddeye aykırı kararlar ürettiği, AİHM karar ve içtihatlarına
aykırı kararlar aldığı (örneğin; Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararları) oldukça vahim bir
durum yaşanmaktadır.
Baştan beri yargı aracılığıyla siyasal bir intikam davası olduğu bilinen Gezi Davası’nda Osman
Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların
Yargıtay tarafından onaylanması, Türkiye’de yargının sadece siyasi bir cezalandırma
mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanıdır. Can Atalay
hakkında Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlar alt derece mahkemelerce tanınmayarak yargı4
güvencesi tümden ortadan kaldırılmıştır. Siyasi iktidar ve ortağı siyasi parti yargının tarafsız ve
bağımsızlığını hiçe sayarak adeta yargı makamlarına talimat veren beyanatlarını bu dönemde de
sürdürmüşlerdir.
İHD hukukun üstünlüğü, yargının tarafsız ve bağımsız olmasını insan hakları mücadelesinin önemli
bir parçası olarak görmektedir.
Öyle ki, Türkiye’nin her yerinde insanlar Adalet Nöbetleri ile adalet aramaktadırlar. Emine
Şenyaşar ve oğlu Ferit Şenyaşar’ın “Adalet Nöbetleri”, Kayyım atamalarına karşı başlatılan “İrade
Gaspına Hayır” nöbetleri, Cumartesi Annelerinin “Kayıplar Bulunsun Failler Yargılansın”
eylemleri, Barış Annelerinin “Tecrit ve İzolasyonun” kaldırılmasına yönelik tuttukları nöbetler ile
İHD ‘nin 2022 yılından beri her ay kesintisiz sürdürdüğü “Barış Nöbetleri” örnek verilebilir. AK
Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin AİHM kararlarına uymaması nedeni ile ihlal prosedürü başlatmış,
AİHM 11 Temmuz 2022 tarihli Osman Kavala kararı ile bir kez daha Türkiye’nin AİHS’e uymadığı
tespitini yapmıştır. Yeni ve demokratik anayasa ile kuvvetler birliğine son verilmeden adil yargılama,
hukukun üstünlüğü, tarafsız ve bağımsız yargı oluşması mümkün değildir.
Rusya’nın, Ukrayna işgali, İsrail- Filistin savaşı, Rojava, Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarında
devam eden savaş ve çatışmalarda ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlalleri yaşanmaya devam
etmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini düzenleyen BM Roma Statüsü, Türkiye
dahil tüm ülkelerce derhal onaylanmalı ve işletilmelidir.
Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi devlet içi çete yapılanmalarının tasfiye edilmemiş
olmasıdır. Kontrgerilla gerçeğinden sonra, devlet içerisinde siyasi gelecek kaygısı ile devletin resmi
organları dışındaki yapıların görevlendirilmesi darbe girişimlerine zemin hazırladığı görülmüştür.
Darbe ve darbe girişimleriyle mücadele adı altında devletin kimi yetkileri başka paramiliter gruplara
ve güçlere devredilmeye devam edilmektedir. Yakın tarihte devlet adına faili meçhul cinayet işleyen,
köy yakmalardan sorumlu olan, işkence ve kötü muamele iddialarının failleri olan karanlık odaklar
cezasızlık politikasıyla korunmuş ve demokrasi taleplerini bastırmak üzere devletin yedek gücü
olarak hazırda tutulmaya devam edilmiştir. Bu durum biz insan hakları savunucularını ciddi olarak
kaygılandırmaktadır. Bununla birlikte cezasızlık politikası ve kültürüne son verilerek, suç işleyen
devlet görevlilerinin korunmasından vazgeçilmeli, OHAL döneminde çıkarılan özel yasalar geri
alınmalıdır.
Otoriterleşme ile birlikte ekonomik ve sosyal haklardaki gerileme artarak devam etmektedir.
Covid-19 salgını ve sonrasında küresel düzeyde yaşanan ekonomik krizler nedeni ile işsizlik ve
yoksulluk daha da artmıştır. İşçi ve emekçilerin haklarının verilmemesi için de otoriterleşmede ısrar
edilmekte, temel ekonomik istatistikler üzerinde maniplasyon yapılarak ağır hak kayıplarının
yaşanmasına neden olunmaktadır. Ekonomik krizin giderek büyüyeceği belli iken daha fazla
ekonomik ve sosyal hak mücadelesi verilmelidir.
İşkence ve kötü muamele yasağını ihlal eden pratiklerde bilhassa OHAL’in ilanından sonra
ciddi bir artış olduğu hak ihlalleri raporlarımızla belgelenmektedir. Bu durum 6 Şubat Maraş
merkezli depremlerle birlikte ilan edilen OHAL uygulamaları ile de devam etmiştir. Benzer şekilde,
zorla kaybedilme vakaları da tekrar yaşanmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra kişilerin zorla kısa
süreliğine alıkonularak tehdit edilmeleri, ajanlık dayatmaları ve bu şekilde işkence ve kötü
muameleye uğramalarına dair şikayetler de giderek artmıştır. Bunun yanı sıra cezasızlık politikası bu
ihlallerin incelenmesinin önünde engel teşkil etmektedir.5
Kürt illerinde yaşanmış, faili meçhul cinayetler, köy yakmalar ve gözaltında zorla kaybetmeler
konusunda açılmış davaların zamanaşımı ve cezasızlıkla sonuçlandırılması; cezasızlığın failleri
korumaya ve cesaretlendirmeye yönelik bir politikaya dönüştüğünü göstermektedir. Vartinis Köyü
Öğüt Ailesi Katliamı, Ankara Jitem Ana Davası, Roboski Katliamı Davası,Cizre Bodrumları Davası,
Hrant Dink Davası, Musa Anter cinayeti davası ve 12 Haziran 2024 tarihinde görülen Tahir Elçi
Cinayeti Davası bu cezasızlık politikasının örneklerini teşkil etmektedir. Cezasızlık politikasına son
verilerek etkili, kapsamlı ve bağımsız idari ve adli soruşturmalar yürütülmelidir.
İHD 38 yıl önce çocukları hapishanelerde işkenceye ve kötü muameleye uğrayan annelerin
çabaları ile kurulmuştur. Bugün gelinen aşamada TMK kullanılarak ayırımcı ve ötekileştirici bir
infaz rejimi oluşturulmuş durumdadır. Hapishanelerde siyasi mahpusların infazı tecrit koşullarında
yapılarak tüm mahpuslar bakımından zorla ayakta sayım, kelepçeli muayene, çıplak arama dayatması,
kamera ile yaşam alanlarının izlenmesi, zorunlu sevk ve sürgün, yakınlarından uzakta bir hapishanede
tutulma, iletişim ve haberleşme kısıtlamaları ve yasaklamaları, itiraz ve hak arama süreçlerinde
işkence ve kötü muamele uygulamalarına varan davranışlarla karşılaşma halini yaşamaktadır. İmralı
Hapishanesindeki katı tecrit ise halen hukuka aykırı disiplin cezaları ile sürdürülmektedir. Tecrit aynı
zamanda yeni bir barış sürecinin de önünü tıkamaktadır. Hapishanelerde intihar adı altında şüpheli
ölümlerde artış yaşanmış, yer yer açlık grevleri devam etmiştir. Hapishanelerdeki ağır hasta
mahpusların sayısı giderek artmış ve tespit edebildiğimiz kadarı ile 651’yi geçmiştir. Kürt anneleri
ve aileler hapishane de kalan çocuklarına yatırdıkları paralar nedeniyle” terörün finansmanı”
suçlamasına maruz kalmakta ve ileri yaşlarına, hastalıklarına bakılmaksızın hapishaneye
konulmaktadırlar. Ağır hasta mahpuslara yönelik çürütme politikası onların ölümüne sebep olmakta,
siyasi iktidar bu durumu ağır insan hakkı ihlali olarak görmemektedir.
Siyasi iktidar, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin bastırılmasına rağmen ilan ettiği OHAL’i 2 yıl
uygulamış ardından 7145 sayılı yasa ile 31 Temmuz 2018 tarihinden itibaren OHAL’i adeta 3
yıllığına uzatmıştır. OHAL sürecinde KHK’larla işinden ihraç edilenlerin yaşadığı çalışma hakkı,
sağlık hakkı, seyahat hakkı vb. ile ilgili sorunlar devam etmektedir. OHAL işlemlerini incelemek
üzere kurulan komisyonun ihlalleri gidermede etkili olmadığı, bu komisyon kararlarına karşı açılan
davaları görmek üzere kurulan Ankara İdare Mahkemelerinin etkili olmadığı anlaşılmıştır. OHAL’in
etkilerinin silinmesi için başta OHAL İhraçları olmak üzere tüm haksız ve hukuksuz uygulamaların
geri alınması gerekmektedir. Siyasi iktidar kalıcılaşmış OHAL rejimi ile Türkiye’yi yönetmeye
etmektedir.
2023 yılı 6 Şubat günü Kahramanmaraş merkezli yaşanan depremlerde 11 ilde resmî
açıklamalara göre 53 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, binlercesi yaralanmış ve Hatay başta
olmak üzere, Maraş, Malatya, Adıyaman illeri bina ve yerleşim olarak yok olmuştur. Yakınlarının
akıbetini halen öğrenemediğini belirten yurttaşların iddiaları hiçbir şekilde hükümetin gündemine
alınmamıştır. Hükümet depreme hazırlık, depreme dayanıklı kentler inşa etme, depreme müdahale ve
depremden etkilenenlerin sorunlarını giderme yerine OHAL ilan ederek yaşanan acılara tepki
gösteren yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin seslerini kısma yönünde kararlar almayı tercih
etmiştir. Depremin birinci yılında deprem bölgelerinde İHD ‘nin yaptığı incelemelerde deprem ve
sonrasında ağır insan hakkı ihlallerinin yaşandığı ve ihlal türlerinin çeşitlendiği, yaşanan ölümlerle
ilgili açılan soruşturmalarda yine cezasızlık politikasının devrede olduğu, hiçbir kamu görevlisinin
yargı önüne çıkarılmadığı gözlenmiştir. Çıkarılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Acele
Kamulaştırma adı altında mülksüzleştirmeye, Tarım ve orman alanlarının ranta açılmasına, çevrenin
ve su kaynaklarının tahrip edilmesine, kentlerin farklı kültürlerini yok edecek demografik müdahale
olanaklarına yol açıldığı görülmüştür.6
Küresel iklim krizinin sebep olduğu ekolojik yıkıma ek olarak, Türkiye’deki plansız kentleşme,
doğal çevrenin maden sahalarına açılması, HES ve baraj yapımı, insan eliyle gerçekleştirildiği
izlenimi veren orman yangınları nedeniyle doğanın tahrip edilmesine devam edilmektedir. Doğal
hayatın ayrılmaz bir parçası olan hayvan dostlarımızın yaşam alanları da bu politikalar sonucu yok
edilmiş ve hayvan dostlarımızın öldürme/uyutma adı altında varlıklarına son verecek yasal
düzenlemeler kamuoyunun gündemine taşınmıştır. İHD olarak, içindeki tüm canlılarla birlikte
doğanın korunmasının temel bir insan hakkı olduğunu bir kez daha belirtmek isteriz.
Son dönemde örgütlenme, toplantı ve gösteri haklarına ilişkin yasaklamalar ve bu haklarını
kullanmak isteyenlere yönelik ihlallerde maalesef artış devam etmektedir. Bu ihlaller kamu
emekçilerinin ekonomik ve mesleki hakları ile ilgili gerçekleştirdikleri eylem ve etkinliklerinde, işini
geri isteyen kamu emekçilerinin eylemlerinde, işinden edilen işçilerin hak arama eylemlerinde, kadın
aktivistlerin protesto etkinliklerinde, DEM PARTİ’NİN ’nin düzenlediği eylem ve etkinliklerde,
Cumartesi Annelerinin eylemliliklerinde, tutuklanan gazetecilerle dayanışma eylemlerinde daha
belirgin olarak görülmüştür. Ayrıca, LGBTİ+ bireylerin varoluşlarına yönelik söylemler, örgütlenme
ve gösteri hakkına yönelik baskı politikaları ve uygulamaları da iktidar zihniyetinin yansıması olarak
devam etmektedir.
Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün gelişmesine oldukça önemli katkıları olan İHD’nin ve
insan hakları savunucularının insan haklarını savunma hakkı kabul edilmelidir. İnsan hakları
savunucuları üzerindeki yargı yolu ile baskı politikasına son verilmelidir. İçişleri bakanlığının
dernekler üzerindeki faaliyet denetimine son verilmeli, dernekler kanunu değişikliği ile kişilerin
fişlenmesi yönündeki askeri darbe dönemi uygulamalarından vazgeçilmeli, terörün finansmanını
önlenmesi adı altında dernek ve vakıfların faaliyetlerinin kısıtlanıp tam denetim altına alınması ve
kolayca kayyım atanması uygulamalarına son verilmelidir. Bu uygulamalar siyasi iktidarın sivil
toplumu tamamen denetim altına alma niyetini ortaya koymuştur.
09 Nisan 1998 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları
Savunucularının Korunması Bildirgesi uyarınca insan hakları savunucusu kavramı; bireysel olarak
ve diğerleriyle birlikte, ulusal ve uluslararası düzeyde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması
ve gerçekleştirilmesini destekleyen ve bunun için gayret gösterenler veya bu hakkını kullananlar
olarak tanımlanmaktadır. Bildirgede insan hakları savunucularının bileşenleri bireyler, gruplar ve
örgütler olarak sıralanmıştır. Türkiye bildirgeye taraf olmalı ve insan hakları savunucularını koruma
konusunda etkin politikalar hayata geçirmelidir.
İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 38 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan
özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı
demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir.
İHD’nin kuruluşunun 38. Yılında ısrarla insan hak ve özgürlüklerini savunmaya devam ediyoruz; iyi
ki İHD var diyoruz.
İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI SUSMADI, SUSMAYACAK!
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ


































