Telefon
WhatsApp
MURATCAN IŞILDAK: İSVEÇ SEÇİMLERİNDEN CHP’YE DERSLER
Haber Yazı Detay İçi Reklam Alanı 300x250

İsveç, Avrupa siyasal tarihinde yalnızca gelişmiş bir İskandinav ülkesi değildir. Uzun yıllar boyunca sosyal devletin, örgütlü emeğin, güçlü sendikaların, kaliteli kamu hizmetlerinin ve sosyal demokrat siyaset anlayışının dünyadaki en önemli örneklerinden biri olmuştur. Bu nedenle İsveç siyasetinde meydana gelen dönüşümler yalnızca Stockholm’den veya İskandinav coğrafyasından ibaret görülmemelidir. İsveç’te sosyal demokrasinin verdiği her önemli siyasi cevap, aynı zamanda Avrupa merkez solunun geleceğine ilişkin daha büyük bir tartışmanın parçasıdır. Türkiye’de sosyal demokrat siyasetin en büyük temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin de 13 Eylül 2026’da gerçekleştirilecek İsveç seçimlerini bu nedenle son derece dikkatli analiz etmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

İsveç’te seçimlere giderken ortaya çıkan siyasi manzaranın en çarpıcı göstergelerinden biri partilerin kullandıkları sloganlardır. Sosyal Demokratlar seçmenin karşısına “Dags att ta Sverige på allvar”, yani **“İsveç’i ciddiye alma zamanı”** sloganıyla çıkıyor. Ilımlı Birlik Partisi “Vi får saker gjorda”, yani “İşleri hallederiz” derken, İsveç Demokratları ülkeyi doğrudan merkeze alan “Sverige på väg” söylemini kullanıyor. Hristiyan Demokratlar “Tro på Sverige”, yani **“İsveç’e inan”**, Merkez Partisi “Sverige kan mer”, yani **“İsveç daha fazlasını yapabilir”**, Yeşiller ise “Sverige vinner på grön politik”, yani **“İsveç yeşil politikayla kazanır”** diyor. Liberaller “Sorumluluk alıyoruz. Özgürlüğün için”, Sol Parti ise “Senin tarafında” sloganıyla seçmene sesleniyor.

 

Sloganlara topluca bakıldığında oldukça önemli bir değişim görülmektedir. İsveç siyasetinin çok farklı noktalarında bulunan partiler artık yalnızca vergi, sağlık, eğitim, çevre veya ücretlerden bahsetmiyor. Birçoğu doğrudan **“İsveç”** kelimesini kullanıyor. Başka bir ifadeyle siyasi rekabet yalnızca “hangi politika uygulanacak?” sorusundan ibaret değil; “İsveç nasıl bir ülke olacak?” sorusu üzerinden de şekilleniyor. Sosyal Demokratların kampanyasının resmi alt başlıklarının da ekonomiyi, refah devletini ve güvenliği “İsveç’i ciddiye almak” üst anlatısına bağlaması bu bakımdan özellikle dikkat çekicidir.

 

İşte CHP açısından ilk önemli ders burada ortaya çıkmaktadır. **Bir ülkenin adını söylemekten, vatandan, bayraktan, ulusal birlikten, güvenlikten veya toplumsal aidiyetten bahsetmekten çekinen bir sosyal demokrasi, bu kavramları rakiplerine bırakmış olur.** Oysa bu kavramların kendileri sağcı veya solcu değildir. Bunların hangi içerikle doldurulduğu belirleyicidir. İsveç Sosyal Demokratları bugün İsveç kavramını milliyetçi sağa terk etmek yerine kendi siyasal programlarının merkezine almaya çalışıyor. İsveç’i ciddiye almak onlar açısından yalnızca sınırları veya güvenliği ciddiye almak anlamına gelmiyor; hastaneleri, okulları, çalışanların gelirlerini, sanayiyi ve refah devletini de ciddiye almak anlamına geliyor.

 

CHP’nin Türkiye açısından üzerinde düşünmesi gereken konulardan biri tam olarak budur. Türkiye’de “vatan”, “millet”, “bayrak”, “devlet”, “güvenlik”, “milli çıkar” ve hatta zaman zaman “Türkiye” kavramının kendisi ağırlıklı olarak sağ siyasetin söylemsel alanında tartışılıyor. Oysa Cumhuriyet Halk Partisi tarihsel kökleri itibarıyla böyle bir alanı rakiplerine bırakmak zorunda olan bir parti değildir. Tam tersine Cumhuriyet’i kuran siyasi geleneğin bugünkü temsilcisi olarak CHP, **sosyal demokrat bir Türkiye vatanseverliği** geliştirebilir.

 

Bunun anlamı milliyetçi partilerin dilini kopyalamak değildir. Sosyal demokrat vatanseverlik başka bir şeydir. Vatanı sevmek yalnızca sınırları korumak değil, o sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşamasını sağlamaktır. Bayrağı sevmek kadar devlet okulunun niteliğini yükseltmek de vatanseverliktir. Savunma sanayisini güçlendirmek kadar çiftçinin üretmesini sağlamak da milli politikadır. Gençlerin Türkiye’den gitmek yerine burada gelecek kurmak istemesini sağlamak vatanseverliktir. Fabrikaların üretmesi, teknolojinin gelişmesi, tarımın ayakta kalması, bilim insanlarının ülkede çalışması, çocukların iyi eğitim alması ve yurttaşların adalete güvenmesi de ülkenin milli gücünün parçalarıdır.

 

İsveç Sosyal Demokratlarının yaşadığı dönüşümün ikinci önemli boyutu güvenlik meselesidir. Parti 2026 seçim programında daha ağır cezaları, organize suç örgütlerine karşı yeni hukuki araçları, daha fazla güvenlik kapasitesini ve gençlerin çetelere katılmasını engelleyecek önlemleri açık biçimde savunuyor. Fakat aynı program sağlık, okul, sosyal hizmetler ve refah devletinin güçlendirilmesini de içeriyor. Başka bir ifadeyle ortaya **“güvenlik veya sosyal devlet”** tercihi değil, **“güvenlik ve sosyal devlet”** anlayışı çıkıyor.

 

Bu ayrım CHP açısından son derece önemlidir. Türkiye’de güvenlik meselesinin yalnızca iktidarın veya milliyetçi partilerin siyasi alanı olduğu düşünülmemelidir. Bir kadının gece sokakta güvenli biçimde yürüyebilmesi sosyal demokrat bir meseledir. Bir ailenin çocuğunu uyuşturucu satıcılarından koruyabilmesi sosyal demokrat bir meseledir. Okulların çevresindeki suç yapılanmalarıyla mücadele edilmesi, organize suç örgütlerinin ekonomik kaynaklarının kurutulması, çocukların suça sürüklenmesinin önlenmesi ve vatandaşın mahallesinde kendisini güvende hissetmesi sosyal devletin görevidir.

 

CHP burada güvenlik kavramını yeniden tanımlayabilir. **Güvenlik yalnızca sınır güvenliği veya polis sayısından ibaret değildir.** İşini kaybetmeyeceğini bilmek ekonomik güvenliktir. Hastalandığında tedavi olabileceğini bilmek sosyal güvenliktir. Çocuğunu okula güvenle göndermek kamusal güvenliktir. Deprem olduğunda devletin yanında olacağını bilmek yaşam güvenliğidir. Mahkemeye gittiğinde adil karar verileceğine inanmak hukuki güvenliktir. Emekli olduğunda aç kalmayacağını bilmek sosyal güvenliktir. Devletin bütün vatandaşlarına kimliğine veya siyasi görüşüne bakmadan eşit davranacağını bilmek ise vatandaşlık güvenliğidir.

 

Türkiye’de muhalefetin kurabileceği en güçlü siyasi çerçevelerden biri belki de tam olarak budur: **Güvenli Türkiye.** Ancak burada güvenlik kelimesinin içi demokratik ve sosyal bir içerikle doldurulmalıdır. Güvenli sokak, güvenli iş, güvenli gelir, güvenli konut, güvenli okul, güvenli gelecek ve güvenilir devlet aynı siyasi anlatının parçaları haline getirilebilir.

 

İsveç’ten çıkarılması gereken üçüncü büyük ders göç politikasıdır. İsveç Sosyal Demokratları artık oldukça açık biçimde sıkı göç politikasının devam edeceğini söylüyor. Partinin 2026 programı düşük seviyedeki göçü entegrasyon kapasitesiyle ilişkilendiriyor. Fakat aynı parti, İsveç’e yerleşmiş, çalışan, topluma uyum sağlamış insanların keyfî biçimde dışlanmasına karşı çıkıyor; ayrımcılık ve İslamofobiyle mücadeleyi de programında tutuyor. Başka bir ifadeyle “göçü kontrol etmek” ile “göçmen düşmanlığı” arasında bir ayrım oluşturmaya çalışıyor.

 

Türkiye açısından bu tartışma çok daha büyük önem taşıyor. CHP’nin göç konusunda iki uçtan da uzak, açık ve anlaşılır bir devlet politikası geliştirmesi gerekiyor. Bir tarafta toplumda oluşmuş gerçek kaygıları küçümsemek, diğer tarafta yabancı düşmanlığı üzerinden siyaset yapmak doğru değildir. Türkiye’nin sınırlarının kontrol edilmesi, düzensiz göçün engellenmesi, kimlerin ülkede bulunduğunun devlet tarafından bilinmesi, geri dönüş politikalarının uluslararası hukuk çerçevesinde yürütülmesi ve göçün Türkiye’nin ekonomik ve sosyal taşıma kapasitesine göre yönetilmesi meşru kamu politikalarıdır. Bunları savunmak sosyal demokrat değerlerden vazgeçmek anlamına gelmez.

 

Burada İsveç Sosyal Demokratlarının kullandığı yaklaşım CHP açısından incelenmeye değerdir: **kontrollü göç ile insan onurunun korunmasını birbirine rakip görmemek.** Türkiye’de de “sınırlarımızı kontrol edeceğiz” denirken aynı anda “ırkçılığa izin vermeyeceğiz” denilebilir. “Düzensiz göçü önleyeceğiz” denirken “hukuka uyacağız” denilebilir. “Türkiye’nin kapasitesini dikkate alacağız” denirken insanların etnik veya dini kimlikleri üzerinden aşağılanmasına karşı çıkılabilir. Devlet ciddiyeti tam da bu dengeyi kurabilmektir.

 

Dördüncü ve belki de CHP için en kritik ders, **ekonomik sorunlarla kimlik ve aidiyet sorunlarının birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğidir.** İsveç Sosyal Demokratları seçim kampanyasında çalışanların günlük hayatına geri dönmeye çalışıyor. 2026 seçim programının açıklanışında partinin “çok çalışan insanların günlük hayatını iyileştirme” şeklindeki tarihsel görevine geri döndüğü özellikle vurgulanıyor. Program büyüme, sanayi, daha ucuz enerji, çalışanların cebinde daha fazla para kalması, emeklilerin koşullarının iyileştirilmesi ve refah devletinin güçlendirilmesi gibi son derece somut başlıklara dayanıyor.

 

Türkiye’de de seçmenin günlük hayatı siyasetin yeniden merkezi olmak zorundadır. İnsanların markette ödediği para, kira, elektrik faturası, çocuğunun okul masrafı, emeklinin aylığı, gençlerin iş bulup bulamadığı ve bir ailenin ay sonunda cebinde ne kaldığı büyük ideolojik tartışmalardan daha doğrudan hissedilmektedir. CHP’nin sosyal demokrat kimliğini en güçlü biçimde gösterebileceği alan burasıdır. Ancak yalnızca “ekonomi kötü” demek yeterli değildir. Vatandaşa **CHP iktidarında kendi hayatının somut olarak nasıl değişeceğinin** anlatılması gerekir.

 

Örneğin CHP’nin büyük bir **“geçim güvenliği”** programı oluşturması düşünülebilir. Asgari ücretlinin, emeklinin, memurun ve küçük esnafın satın alma gücünün nasıl korunacağı; kiraların nasıl daha yönetilebilir hale getirileceği; sosyal konutların nasıl üretileceği; gıda fiyatlarının hangi tarım politikalarıyla düşürüleceği; enerji maliyetlerinin nasıl azaltılacağı ve gençlerin nasıl nitelikli işlere ulaşacağı birkaç cümleyle anlatılabilmelidir. Sosyal demokrasi ancak vatandaşın mutfağına, işyerine ve mahallesine dokunduğunda yeniden çoğunluk siyasetine dönüşebilir.

 

İsveç Sosyal Demokratlarının üzerinde durduğu sanayi meselesi de Türkiye açısından ayrıca önemlidir. Magdalena Andersson seçim kampanyasında İsveç’i yeniden güçlü bir sanayi ülkesi yapma hedefini öne çıkarıyor; yeşil dönüşümü yalnızca çevre politikası değil, üretim ve ekonomik güç meselesi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım CHP tarafından özellikle incelenmelidir. Türkiye’de sosyal demokrat ekonomi politikası yalnızca sosyal yardım ve gelir dağılımından ibaret olamaz. **Üretim olmadan kalıcı sosyal devlet kurulamaz.**

 

CHP’nin yeni ekonomik anlatısında sanayi, teknoloji, tarım, enerji ve nitelikli istihdam merkezi konumda olmalıdır. Anadolu’da yeniden üretim merkezleri oluşturmak, organize sanayi bölgelerini teknoloji ve yeşil dönüşümle birleştirmek, gençleri yalnızca üniversite diplomasına değil nitelikli mesleklere yönlendirmek, tarımsal üretimi stratejik sektör olarak görmek ve Türkiye’nin ithalata bağımlı olduğu alanlarda yerli üretim kapasitesini geliştirmek sosyal demokrat politikanın da konusu olmalıdır. Sosyal devlet üretilmiş refahı adil dağıtır; fakat önce o refahın üretilmesi gerekir.

 

CHP’nin İsveç seçimlerinden çıkarması gereken bir diğer ders ise **radikal sağın söylemini kopyalamakla onun gündeme getirdiği gerçek sorunları konuşmak arasındaki farktır.** İsveç Sosyal Demokratlarının stratejisi İsveç Demokratlarına dönüşmek değildir. Tam tersine, İsveç Demokratlarının seçmene ulaştığı güvenlik, aidiyet, göç ve toplumsal düzen başlıklarını sosyal demokrat çözümlerle yeniden sahiplenmeye çalışmaktır. CHP açısından da doğru yöntem bu olabilir. Rakip partilerin dilini taklit etmek yerine, onların güçlü olduğu meselelerde sosyal demokrat alternatif üretmek.

 

Çünkü seçmen “güvenlik” diyorsa ona yalnızca “özgürlük” demek yeterli değildir; **özgür ve güvenli bir Türkiye** vaat etmek gerekir. Seçmen “göç” diyorsa konuyu değiştirmek yerine hukuk içinde uygulanabilir bir göç politikası sunmak gerekir. Seçmen “millilik” diyorsa milliliğin yalnızca slogan olmadığını; üretim, teknoloji, tarım, enerji bağımsızlığı ve güçlü kurumlar anlamına geldiğini anlatmak gerekir. Seçmen “devlet” diyorsa sosyal demokratların devletsizliği değil, hukuka bağlı, liyakatli, güçlü ve vatandaşına hizmet eden devleti savunduğu gösterilmelidir.

 

Türkiye’de bugün siyasetin temel meselelerinden biri de **gelecek duygusunun zayıflamasıdır.** Özellikle genç seçmen açısından mesele yalnızca mevcut gelir değildir; “beş yıl sonra nerede olacağım?” sorusudur. Ev alabilecek miyim? İyi bir işe girebilecek miyim? Çocuğuma iyi eğitim sağlayabilecek miyim? Ülkede kalırsam emeğimin karşılığını alabilecek miyim? Liyakatli olduğumda ilerleyebilecek miyim? Bunların tamamı ekonomik olduğu kadar siyasi sorulardır.

 

CHP’nin Türkiye’ye yeniden gelecek duygusu verecek bir anlatıya ihtiyacı vardır. Muhalefet yalnızca mevcut iktidarın yanlışlarını sıralayan bir pozisyonda kalmamalıdır. Seçmene “Türkiye’yi nasıl yöneteceğiz?” sorusundan daha büyük bir sorunun cevabı verilmelidir: **“Nasıl bir Türkiye kuracağız?”**

 

İsveç Sosyal Demokratlarının “İsveç’i ciddiye alma zamanı” sloganının gücü de biraz burada yatmaktadır. Slogan rakipten çok ülkeyi konuşuyor. Vatandaşa “öteki taraf kötü” demekten önce “ülkenin sorunlarını yeniden ciddiye alacağız” mesajı veriyor. Türkiye’de de muhalefetin benzer bir psikolojik eşiği aşması gerekiyor. Sürekli iktidarı konuşan bir muhalefet, istemeden iktidarı siyasetin merkezinde tutabilir. Oysa iktidar alternatifi olduğunu iddia eden bir parti kendi Türkiye hikâyesini anlatmalıdır.

 

CHP’nin yeni dönemde ihtiyaç duyduğu temel siyasi kavramlardan biri bu nedenle **“biz”** olabilir. Türkiye’de uzun süredir siyaset farklı kimliklerin birbirine karşı konumlandırılması üzerinden yürütülüyor. Oysa sosyal demokrat siyasetin tarihsel iddiası farklı toplumsal kesimleri ortak ekonomik ve demokratik çıkarlar etrafında bir araya getirebilmektir.

 

Bu “biz”in içerisine emekli de girmelidir, işçi de; çiftçi de girmelidir, genç girişimci de; muhafazakâr yurttaş da girmelidir, seküler yurttaş da; Kürt de girmelidir, Türk de; büyükşehirde yaşayan beyaz yakalı da Anadolu’daki küçük esnaf da. CHP ancak birbirinden farklı bu toplumsal kesimlere “aynı Türkiye’nin geleceğinde ortak çıkarlarımız var” diyebildiği ölçüde kalıcı çoğunluk siyaseti kurabilir.

 

Bunun için sosyal demokrat siyasetin klasik eşitlik ve özgürlük ilkelerinden vazgeçmesine gerek yoktur. Tam tersine bu ilkelerin kapsamının genişletilmesi gerekir. **Eşit vatandaşlık + sosyal adalet + güvenlik + üretim + ulusal aidiyet + demokrasi** birbirine rakip kavramlar değildir. CHP bunları aynı siyasi çatı altında birleştirebildiğinde Türkiye’de çok daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşabilecek bir program ortaya çıkarabilir.

 

İsveç seçimleri bu nedenle CHP tarafından sıradan bir yabancı seçim olarak izlenmemelidir. Partinin dış ilişkiler, AR-GE, ekonomi, sosyal politikalar, göç politikaları ve siyasal iletişim birimlerinin 13 Eylül sonrasında sonuçları ayrıntılı biçimde incelemesi yararlı olacaktır. Hangi bölgelerde Sosyal Demokratlar yükseldi? İşçi sınıfı seçmeninin davranışı nasıl değişti? Göçmen kökenli seçmen nasıl oy verdi? Gençler hangi partilere yöneldi? İsveç Demokratlarının oyları hangi toplumsal gruplarda arttı veya azaldı? Sosyal Demokratların daha sıkı göç ve güvenlik politikası eski seçmenleri geri getirdi mi, yoksa başka seçmen gruplarında kayıp mı yarattı? “İsveç’i ciddiye alma zamanı” söylemi seçmende karşılık buldu mu? Bunların tamamı CHP açısından incelenmesi gereken sorulardır.

 

Üstelik 13 Eylül seçimleri henüz sonuçlanmış değildir. 3 Eylül itibarıyla yayımlanan Demoskop araştırması merkez-sol bloğu yüzde 50,6, mevcut iktidar blokunu yüzde 47,3 seviyesinde gösteriyor. Bir gün önce açıklanan başka bir araştırmada fark yalnızca 2,6 puana kadar düşmüştü. Dolayısıyla İsveç’te seçim son derece rekabetçi bir ortamda gerçekleşecektir. Sonuç ne olursa olsun, sosyal demokrasinin milliyetçi-popülist sağ karşısında nasıl yeniden konumlandığı bakımından önemli bir laboratuvar olacaktır.

 

CHP açısından İsveç örneğinin özeti ise basittir: **Sosyal demokrasi yalnızca bölüşüm siyaseti değildir; aynı zamanda ülke yönetme iddiasıdır.**

 

İnsanların yalnızca gelirini değil güvenliğini de düşünmelidir. Yalnızca haklarını değil geleceklerini de konuşmalıdır. Yalnızca farklılıklarını değil ortaklıklarını da anlatmalıdır. Yalnızca sosyal yardımı değil üretimi de savunmalıdır. Yalnızca özgürlüğü değil düzeni ve hukuk güvenliğini de sağlamalıdır. Yalnızca dünyaya açık olmakla yetinmemeli, kendi ülkesinin ekonomik ve toplumsal kapasitesini de güçlendirmelidir.

 

İsveç’te verilen mücadele tam olarak bu nedenle Türkiye açısından değerlidir. Sosyal Demokratların seçim sloganında olduğu gibi mesele bir ülkeyi **“ciddiye almak”** ise Türkiye’de sosyal demokratların da Türkiye’yi bütün sorunlarıyla ciddiye alan kapsamlı bir iktidar programı oluşturması gerekir.

 

Ekonomiyi ciddiye almak gerekir.

 

Göçü ciddiye almak gerekir.

 

Güvenliği ciddiye almak gerekir.

 

Emekliyi ciddiye almak gerekir.

 

Gençlerin gelecek kaygısını ciddiye almak gerekir.

 

Üretimi ciddiye almak gerekir.

 

Adaleti ciddiye almak gerekir.

 

Devleti ve kurumlarını ciddiye almak gerekir.

 

Ve belki hepsinden önemlisi, vatandaşın **“Bu ülkenin geleceğinde benim de yerim var”** diyebilmesini ciddiye almak gerekir.

 

CHP’nin İsveç seçimlerinden çıkarabileceği en önemli ders budur. Sosyal demokrasinin milliyetçi sağ karşısındaki cevabı daha fazla milliyetçilik üretmek değildir. Kimlik meselelerini görmezden gelmek de değildir. Yapılması gereken; sosyal adaleti, güvenliği, üretimi, demokratik vatandaşlığı ve ülkeye aidiyeti aynı siyasi hikâyenin içerisinde birleştirebilmektir.

 

Çünkü yirmi birinci yüzyılda sosyal demokrasinin yeniden çoğunluk olabilmesinin yolu yalnızca **“senin yanındayım”** demekten değil, aynı zamanda **“hep birlikte nasıl bir ülke olacağız?”** sorusuna inandırıcı bir cevap verebilmekten geçiyor.

 

İsveç bu cevabı 13 Eylül’de sandıkta arayacak.

 

**CHP ise sonucu yalnızca izlememeli; iyi analiz etmelidir. Çünkü Stockholm’de tartışılan sosyal demokrasinin geleceği, Ankara için de düşünüldüğünden çok daha fazla ders barındırıyor.**

 

 

Lösev2
Paylaş
yotube

Yazarlarımız

Reklam

Anket

Reklam

E-Bülten Aboneliği