Yeni Parti’nin kuruluşundan itibaren en fazla öne çıkardığı iddialardan biri parti içi demokrasi oldu. İlçe başkanlarının, il başkanlarının ve hatta genel başkanın doğrudan üyelerin oyuyla belirleneceğinin açıklanması ilk bakışta oldukça ileri bir demokratik model görüntüsü veriyor. Delegelerin yerine üyelerin iradesinin geçirilmesi, parti yöneticilerinin birkaç yüz kişinin değil binlerce üyenin oyuna başvurması ve parti tabanının karar alma süreçlerine doğrudan katılması kuşkusuz tartışılmaya değer bir modeldir. Ancak demokrasi yalnızca sandığın kaç kişinin önüne konulduğuyla ölçülmez. Asıl mesele, o sandıkta neyin seçildiği, hangi yetkinin seçmene bırakıldığı ve seçilmiş kişinin seçimden sonra hangi yetkilere sahip olduğudur.
Tam da burada Yeni Parti’nin ortaya koyduğu modelin hukuki ve demokratik açıdan daha yakından incelenmesi gerekiyor.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu siyasi partilerin örgütlenmesini belirli bir kongre sistemi üzerine kurmuştur. Kanunun 15. maddesine göre genel başkan büyük kongre tarafından gizli oyla seçilir. 19. madde il başkanı ile il yönetim kurulunun il kongresince seçileceğini açıkça düzenler. 20. madde ise aynı sistemi ilçeler bakımından kurarak ilçe başkanı ile ilçe yönetim kurulunun ilçe kongresince seçilmesini öngörür. Kanunun 21. maddesi de genel merkez, il ve ilçe organlarının seçimlerinin yargı gözetimi altında, gizli oy ve açık tasnif esasına göre gerçekleştirilmesini düzenlemektedir.
Dolayısıyla burada cevaplanması gereken ilk soru şudur: “Bütün üyeler seçsin” şeklinde kamuoyuna açıklanan model, Siyasi Partiler Kanunu’nun açık biçimde tanımladığı kongre ve büyük kongre sistemiyle nasıl bağdaştırılacaktır?
Üyelerin siyasi karar alma süreçlerine daha fazla katılması demokratik açıdan savunulabilir bir hedeftir. Hatta mevcut delege sisteminin parti üyelerinin iradesini yeterince yansıtmadığı da ayrıca tartışılabilir. Fakat bir siyasi parti, mevcut kanunun dışında kendi ideal hukukunu uyguluyormuş gibi hareket edemez. Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmedikçe kanunun emredici hükümleri siyasi partiler açısından bağlayıcıdır. Dolayısıyla “biz daha demokratik bir yöntem getiriyoruz” iddiası, tek başına hukuki tartışmayı sona erdirmez.
Buradaki mesele doğrudan üyeliğin iyi veya kötü olması değildir. Mesele hukuk devletinde demokratik bir iddianın dahi hukuki çerçeve içerisinde hayata geçirilmesi zorunluluğudur.
Daha önemlisi, parti içi demokrasi yalnızca başkanın nasıl seçildiğinden ibaret değildir.
Bir ilçe düşünelim. Binlerce üye sandığa gidiyor ve ilçe başkanını seçiyor. İlk bakışta son derece demokratik bir görüntü ortaya çıkıyor. Fakat üyeler yalnızca başkanı seçiyor, başkan da seçildikten sonra “Ben yönetim kurulumu kendim belirleyeceğim” diyorsa burada ciddi bir temsil sorunu başlıyor.
Çünkü siyasi parti yalnızca başkandan ibaret değildir.
İlçe yönetim kurulu da siyasi iradedir.
İl yönetim kurulu da siyasi iradedir.
Parti meclisi de siyasi iradedir.
Disiplin kurulları da kurumsal iradenin bir parçasıdır.
Dolayısıyla üyeye “Başkanı sen seç, geri kalan kadroyu başkan belirlesin” denildiğinde üyeye verilen yetki genişliyor gibi görünürken aslında daraltılabilir.
Tam bu noktada yıllardır savunduğumuz çarşaf liste meselesinin önemi ortaya çıkıyor.
Çarşaf listeyi savunmamızın temelinde çok basit bir demokratik düşünce bulunmaktadır: Bir siyasi partide seçmen yalnızca başkan adayları arasında değil, o partiyi yönetecek kadrolar arasında da tercih yapabilmelidir.
Örneğin otuz kişilik bir yönetim kurulu seçilecekse ve altmış kişi aday olmuşsa, delege veya üye bu altmış kişinin içerisinden kendi otuz kişisini belirleyebilmelidir. Bir başkan adayını destekleyen seçmen, o başkanın listesindeki bazı isimleri uygun bulmayabilir. Aynı şekilde başka bir başkan adayının çevresindeki başarılı bir yöneticiyi tercih edebilir.
İşte çarşaf listenin demokratik değeri burada ortaya çıkar.
Çarşaf liste, başkan ile yönetim kurulu arasındaki siyasi kader ortaklığını tamamen ortadan kaldırmasa da seçmene kişiselleştirilmiş tercih imkânı verir. Başkan seçilir; fakat yönetim yalnızca başkanın tercihinden doğmaz. Yönetim kurulundaki her isim ayrıca seçmenin iradesine başvurmak zorunda kalır.
Blok liste bunun daha sınırlı biçimidir.
Blok listede başkan adayları kendi ekiplerini seçmenin önüne getirir. Seçmen çoğu zaman bir kadroyu topluca tercih eder. Bu yöntemin başkanın örgüt üzerindeki etkisini artırdığı, farklı eğilimlerin yönetim organlarında temsilini zorlaştırabildiği ve parti içindeki çoğulculuğu sınırlayabildiği uzun yıllardır tartışılmaktadır.
Bu nedenle ben çarşaf listeyi blok listeye göre daha çoğulcu buluyorum.
Fakat bugün tartışılan “Başkanı seçin, yönetimini sonra kendisi belirlesin” anlayışı blok listenin dahi gerisine düşebilecek sonuçlar yaratabilir.
Çünkü blok listede hiç değilse başkan adayı hangi kadroyla yönetime talip olduğunu seçimden önce açıklamak zorundadır.
Seçmen yalnızca kişiye değil, aynı zamanda ekibine bakar.
Adayın yönetim anlayışını, çevresindeki isimleri ve kurmak istediği kadroyu görerek karar verir.
“Önce başkanı seçelim, yönetimini sonra kendisi yazsın” anlayışında ise seçmen adeta içeriği sonradan doldurulacak bir siyasi çek imzalamış olur.
Başkanı biliyoruz.
Peki yönetimi kim?
Bilmiyoruz.
Başkanın birlikte çalışacağı isimler kim?
Bilmiyoruz.
Örgütün mali, idari ve siyasi kararlarını kimlerle alacak?
Bilmiyoruz.
Partinin farklı toplumsal ve siyasal kesimleri yönetimde nasıl temsil edilecek?
Bunu da seçimden sonra öğreneceğiz.
O hâlde seçmen tam olarak neyi seçmiş oluyor?
İşte “mış gibi parti içi demokrasi” tartışmasının başladığı yer burasıdır.
Sandık vardır.
Oy pusulası vardır.
Aday vardır.
Üye sandığa gider.
Sonuç açıklanır.
Bütün biçimsel unsurlar demokratik görünmektedir.
Ancak seçmenin karar verebildiği alan başkanın şahsıyla sınırlandırılmışsa, demokratik katılımın kapsamı tartışmalı hâle gelir. Parti içi demokrasi, üyelerin birkaç yılda bir sandığa çağrılması değildir. Parti içi demokrasi, siyasi yetkinin tabandan yukarıya doğru dağıtılmasıdır.
Bir siyasi partide bütün yetkinin doğrudan üyeden çıktığı söylenirken, yönetim organlarının oluşumunda belirleyici yetki başkana bırakılıyorsa sistem kaçınılmaz biçimde başkan merkezli hâle gelir.
Üstelik bu modelin ikinci önemli sonucu adaylık meselesinde ortaya çıkar.
Çarşaf liste sisteminde sıradan bir parti üyesi, başkan adaylarından herhangi birinin listesine girmek zorunda kalmadan yönetim kuruluna aday olabilir ve delegeden doğrudan oy isteyebilir. Bunun demokratik değeri küçümsenmemelidir. Çünkü parti içindeki siyasi kariyerin kapısını başkan adaylarının onayından kısmen kurtarır.
Bir kişi şöyle diyebilir:
“Ben başkan adayı değilim. Hiçbir başkan adayının ekibine de bağlı değilim. Fakat bu partiye hizmet etmek istiyorum ve yönetim kuruluna adayım.”
Çarşaf liste bu kişiye alan açar.
Blok liste bu alanı daraltır.
Başkanın yönetimini seçimden sonra kendisinin belirlediği model ise bu alanı çok daha fazla daraltabilir. Çünkü yönetici olmak isteyen kişinin üyelerin desteğini kazanmasından önce başkanın tercih ettiği kişi olması gerekir.
Bu durumda siyasi rekabetin merkezi sandıktan başkanın çevresine taşınabilir.
Parti üyelerine ulaşmak yerine başkan adayına ulaşmak önem kazanır.
Üyenin güvenini kazanmak yerine seçilmiş başkanın güvenini kazanmak belirleyici olabilir.
Böyle bir sistem zaman içerisinde parti içerisinde yatay çoğulculuğu değil, dikey sadakat ilişkilerini teşvik edebilir.
Oysa Siyasi Partiler Kanunu’nun kurduğu sistemin mantığı yalnızca başkanların değil, yönetim kurullarının da seçimle oluşmasıdır. Kanunun 19. maddesindeki “il başkanı ile il yönetim kurulu il kongresince seçilir” ve 20. maddesindeki “ilçe başkanı ile ilçe yönetim kurulu ilçe kongresince seçilir” hükümleri tam da bu nedenle önemlidir.
Yeni Parti’nin erişilebilen tüzük metninde de il ve ilçe kongrelerinde kuralın çarşaf liste olduğu belirtilmektedir. Belirli şartlarla blok listeye geçilebilmesi mümkün olmakla birlikte, yönetim kurulu üyelerinin seçimle belirlenmesi esası korunmaktadır.
Bu nedenle kamuoyuna anlatılan “bütün üyeler doğrudan seçecek” modeliyle tüzüğün kongre sisteminin nasıl birlikte uygulanacağı açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Eğer üyeler tarafından yapılan oylama yalnızca bir ön seçim veya siyasi eğilim yoklaması niteliğinde olacak ve ardından kanunun öngördüğü kongreler hukuki seçimi gerçekleştirecekse bunun açıkça söylenmesi gerekir.
Yok eğer doğrudan üye oylamasının kongrenin yerine geçirilmesi düşünülüyorsa, bunun Siyasi Partiler Kanunu’nun 14, 15, 19, 20 ve 21. maddeleri karşısındaki hukuki dayanağının açıklanması gerekir.
Demokrasi açısından asıl tehlike kavramların birbirine karıştırılmasıdır.
“Üye seçiyor” cümlesi tek başına demokratik sistem kurmaya yetmez.
Üye kimi seçiyor?
Hangi organı seçiyor?
Adayları kim belirliyor?
Seçilen başkan yönetim kurulunu belirleyebiliyor mu?
Yönetim kuruluna bağımsız aday olunabiliyor mu?
Azınlıkta kalan siyasi eğilimler yönetimde temsil edilebiliyor mu?
Başkanın istemediği fakat üyelerin desteklediği bir isim yönetim kuruluna girebiliyor mu?
Gerçek parti içi demokrasinin ölçüsü bu soruların cevaplarında gizlidir.
Benim savunduğum çarşaf listenin anlamı da tam olarak budur.
Başkanı seçelim.
Ama yönetimi de seçelim.
İlçe başkanını seçelim; ilçe yönetim kurulunu da üyelerin veya kanunun öngördüğü kongrenin iradesi belirlesin.
İl başkanını seçelim; fakat il yönetimi başkanın atama listesine dönüşmesin.
Genel başkanı seçelim; fakat partinin karar organları genel başkanın siyasi tercihlerini onaylayan yapılara indirgenmesin.
Çünkü demokratik siyasi parti, güçlü başkanların yanında güçlü kurulların da bulunduğu partidir.
Hatta daha doğrusu, güçlü kurumların bulunduğu partidir.
Parti içi demokrasiyi yalnızca “delegeleri kaldırdık, üyeler seçiyor” sloganına indirgemek bu nedenle yeterli değildir. Delege sisteminin sorunları vardır ve tartışılmalıdır. Ancak delege sistemini kaldırırken kolektif organların seçim hakkını da fiilen başkana devrediyorsanız ortaya çıkan şey taban demokrasisi değil, doğrudan seçilmiş güçlü başkan modeli olabilir.
Doğrudan seçim her zaman doğrudan demokrasi anlamına gelmez.
Bir kişinin çok sayıda seçmen tarafından seçilmesi, o kişinin yetkilerinin demokratik olarak dengelendiği anlamına da gelmez.
Demokrasi yalnızca çoğunluğun kimi seçtiğiyle değil, seçilen kişinin yetkisinin hangi kurumlarla sınırlandığıyla ilgilidir.
Türkiye’de siyasi partilerin en büyük sorunlarından biri zaten lider merkezli örgütlenmedir. Parti içi demokrasi adına yapılması gereken, liderliği daha da kişiselleştirmek değil; üyeyi, örgütü, kurulları ve farklı siyasi eğilimleri karar mekanizmasının gerçek unsurları hâline getirmektir.
Yeni Parti’nin iddiası gerçekten yeni bir parti içi demokrasi modeli kurmaksa tartışmanın ölçüsü de burada olmalıdır.
Kaç kişinin sandığa gittiğinden önce, sandığa giden kişinin ne kadar yetki kullandığına bakılmalıdır.
Çünkü demokrasi sandığın kurulmasıyla başlamaz ve sandık kapandığında sona ermez.
Demokrasi, seçmenin iradesinin yönetim organlarının tamamına ne ölçüde yansıdığıyla anlam kazanır.
Sandığı üyeye götürüp yönetimi başkana bırakırsanız buna “doğrudan demokrasi” demeden önce bir kez daha düşünmek gerekir.
Asıl yenilik, başkanı daha güçlü seçmek değil; üyeyi daha güçlü kılmaktır.
MURATCAN IŞILDAK - GENÇ DÜŞÜNCE ENSTİTÜSÜ GENEL BAŞKANI

































