Anayasa mahkemelerinin siyasallaşması, bir hukuk devleti için en büyük tehlikelerden biridir. Türkiye’deki yargı sisteminde gözlemlenen tutarsızlıklar, hukuk güvenliğini zedeleyen ciddi bir boyuta ulaşmıştır. Bu durumun en somut iki kanıtı; 2017 referandumundaki mühürsüz zarf kararı ile siyasi partilerin genel kurullarına yönelik verilen çelişkili iptal kararlarıdır.
2017 Referandumu’ndaki mühürsüz zarf krizi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) seçim hukukunu "dokunulmaz bir alan" olarak görmesinin zirve noktasıdır. Kanunun açık hükmüne rağmen Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) aldığı sayım kararı AYM’ye taşındığında, Mahkeme "seçim işleri benim yetki alanımda değil, YSK yetkilidir" diyerek hukuk denetimi yapmaktan kaçınmıştır. Hukuk literatüründe "yargısal kaçınma" olarak adlandırılan bu tavır, aslında derin bir denetim boşluğu ve hukuki bir çıkmaz sokak yaratmaktadır. Eğer AYM, Anayasa’ya açık bir aykırılık olsa dahi "seçimle ilgiliyse bakmam" diyorsa ve YSK kararları da yargı denetimine kapalıysa, bu durum vatandaşın ve partilerin hukuk güvenliğinin askıda kalması demektir.
Buradaki asıl paradoks ve çifte standart ise şudur: Anayasa Mahkemesi, mühürsüz zarf gibi hayati bir meselede YSK’yı "tek ve kesin yetkili" ilan ederek geri çekilirken; nasıl oluyor da aynı YSK’nın denetlediği ve hukuka uygun bularak onayladığı siyasi parti genel kurulları, alt derece mahkemeleri tarafından iptal edilebiliyor? Eğer YSK, mühürsüz zarf kararında "hukuk üstü" bir merci olarak kabul ediliyorsa, genel kurul kararlarında neden yetkisi hiçe sayılan bir kurum muamelesi görüyor? Mahkemelerin bu meseleyi bir "seçim" değil de "dernekler hukuku" meselesi gibi paketleyerek YSK’nın otoritesini delmesi, yargının siyasi sonuçları olan konularda bir "yetki saklambaçına" girdiğini göstermektedir.
Sonuç olarak; YSK’yı bir olayda mutlak otorite ilan edip diğerinde yok saymak, hukuk mantığıyla açıklanamayacak bir tutarsızlıktır. Bu tablo, yargının işine geldiğinde yetkiyi devrettiği, işine geldiğinde ise müdahale ettiği bir keyfiyet alanı yaratmaktadır. Söz konusu çelişkiler, yargı kararlarında hukuki istikrarın yerini konjonktürel ve siyasi yaklaşımların aldığının en açık kanıtıdır. Hukukun bu şekilde siyasallaşması, "Hangi karar doğru, son sözü kim söylüyor?" sorusunu cevapsız bırakarak toplumun adalet duygusunu derinden sarsmaktadır.
-Süleyman Rıdvanoğlu-




























