Telefon
WhatsApp

Atatürk
Haber Yazı Detay İçi Reklam Alanı 300x250

Daha 18 yaşında asker çizmelerini ayağına giymiş ve 1929 yılında askerlikten emekli olana kadar hiç çıkarmammıştır. 30 yıl askerlik mesleğinin dahisi olarak tüm dünyaya ün ve şan salmıştır. 

En sıcaktan, en soğuk iklimlere kadar cephe cephe savaşmış bir büyük adam, Mustafa Kemal Atatürk...

Bunca cephenin elbette vücudunda hasarlar bırakması kaçınılmazdı. Böbrek ve karaciğer rahatsızlığı daha o yıllardan yakasına yapışan birer beladır.

Hatta öyle ki 1918 yılında böbreklerdeki ağrılar atamızı çok sıkıntılara sokmuş, Osmanlı ordusu onu Almanya'ya tedavi için göndermiştir. 28 haziran ve 30 temmuz rasında Mustafa Kemal Almanya'da tedavi olmuştur.

Hiç ağladı mı derseniz, evet Atatürk'ün ağladığı anlar kayıtlara şöyle geçmiştir.

Sakarya meydan muharebesi seneyi devriyelerinde hep ağlamıştır. Şehitleri bir bir gözünün önünden geçirerek, her seneyi devriye de tüm şehitler için ağlamıştır.

Çanakkale'de, Recep çavuşun yüzüne karşı " ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" emri sonrasında da evet ağlamıştır. 

Nasıl ağlamasın, gencecik Anadolu evlatlarına ölmeyi emretmek kolay mıdır. Asker karavanasını yemeden ve asker doymadan karavanaya kaşık sokmayan, askerinin doyduğunu görmeden kendi karnını doyuramayan Mustafa Kemal şimdi onlara ölmeyi emrediyor, evet nasıl ağlamasın...

Ve o Çanakkale'de 57nci alay İstanbul kurtulsun diye komutanına varasıya tamamen şehit olur, zaman kazanmayı can pahasına sağlamak için 250 binin üzerinde şehit verilir. Anadolu'da her eve birer ikişer şehit ateşi düşer. Ve Mustafa Kemal, Recep çavuşun arkasından hıçkırarak ağlar. 

Sonraki ağlaması, şehitler vererek koruduğu İstanbul'a mütareke sonrasında İngiliz zırhları girer. 

Hemde her biri en az yüz metre boyunda, tek sıra halinde, tam dört kilometrelik bir çelik duvar gibi gelir ve boğaza demirler. Topları saraya doğru dönük vaziyettedir...

Bu manzara karşısında yine gözyaşlarını tutamayarak o meşhur inanç dolu sözlerini söylerken, Çanakkale şehitleri gözlerinin önündedir. Geldikleri gibi giderler...

Mustafa Kemal Yıldırım orduları başkomutanıdır. Mütareke gereği ordusunu ingilize teslim etmesi emredilir. 

Çanakkale'de tepelediği ingilize teslim olmak hiç de Mustafa Kemal'e göre değildir. Red eder. Ordumu asla teslim etmeyeceğim der. Padişah Vahteddin'e " beni görevden alın, ben ordumu teslim edemem, benim yerime Türk ordusunun şerefli bir subayını tayin edin, ben asla teslim olmam" diyerek emre uymayacağını bildirir.

Padişah Vahtetdin " Yıldırım Ordularının lav edildiğini" bildiren bir telgrafı Mustafa Kemal'e gönderir. 

Artık Yıldırım Orduları diye bir ordu yoktur. İstese de bu Ordu'da on başı bile değildir. Kahrolur, yıkılır. Ve yine o masmavi gözlerinden mübarek göz yaşları akar... 

Anadolu'ya çıkmak için artık kafasında herşey iyice belirmiştir.

Atatürk'e düşmanları bile büyük hayranlık duymuştur. Mesela kimler kimler. 

Başkomutanlık meydan muharebesi başladığında ilk altı saatte Yunan ordusu dağılmıştı. Kocatepe'de savaşı sevk ve idare ediyordu. Yunan'ı bozgun vaziyette görünce bir anda yağan mermilere ve şarapnel parçalarına aldırmadan siperinden ileri fırlayarak Afyon ovasına doğru haykırır. 

İçtiği sigarasını parmakları arasında ezerek, yumruğunu havaya kaldırır.

" Ey Hacı Anastes gelde ordularını elimden kurtar kurtarabiliyorsan" diye bağırır.

 Mahiyetindeki paşalar koşup medarı iftiharımız ve sebebi hayatımızı siperine dönmesi için ikna ederler...

İşte o bozguna uğrattığı Yunan orduları başkomutanı Yeoryos Hacıanestes Çeşme açıklarında bir yatta savaşı sevk ve idare ediyordu. 

Türk ordusu hücuma kalkması ile eş zamanlı olarak Yunan telgraf hatları kesilmiş, cephede Yunan muhaberesi baştan aşağıya yok edilmişti. 

Yunan orduları başkomutanı Hacınestes irtibat sağlayamadığı için başkomutanlık görevinden, Yunan başbakanı Dimitrios Gunaris tarafından görevden alınarak yerine cephe hattındaki general Trikopis başkomutan olarak atanmıştır. 

Ama ne fayda ki, Trikopis başkomutan olduğu haberini alamadan şanlı Türk ordusunun, biri Afyonkarahisarlı diğeri ise Kayserili iki çavuşu tarafından esir alınıp Türk karargahına getirilir. 

Mustafa Kemal'in huzuruna çıkartılır. Mustafa Kemal'in üniforması toz içindedir. 

Trikopis Mustafa Kemal Paşaya, başkomutan siz misiniz diye sorar.

Evet Şanlı Türk orduları başkomutanı benim der.

Trikopis, şimdi neden mağlup olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Bizim başkomutan Çeşme açıklarında bir yatta savaşı idare ediyor, oysa ki siz cephenin tam ortasında yer alıyorsunuz, der.

Mustafa Kemal, hayır sn general yanılıyorsunuz, Yunan orduları başkomutanı sizsiniz. Telgraf hatlarınızı kesip kontrol ettiğimiz. İçin haber size ulaşmadı fakat bizim malumatımız vardır, diyerek Trikopis'in başkomutan olduğunun haberini verir.

Savaş sonrası ise Trikopis'i ve bir çok üst düzey subayı Atina'ya göndermez. 

Önce Ankara'ya oradan da Kayseri'ye gönderir. Bir sene yüksek Türk misafirperverliği ile Kayseri'de ağırlanır. 

Trikopis'i ve diğer subayları göndermeme sebebine gelince, Yunanistan'da işlerin karışacağını tahmin etmektedir. Ve öyle de olur. 

Yunanistan'da Albaylar cuntası gerçekleşir. Alınan malubiyet sonrası başbakan Dimitrios Gunaris
başta olmak üzere bazı bakanlar ve general Hacı Yannis ile birlikte bazı generaller kursuna dizilmiştir. 

Atatürk esir aldığı Trikopis'in böylece bilinçli olarak hayatını kurtarır.

Trikopis 1959 yılında vefaat etmiştir. Büyük Atatürkün vefatından sonra 21 yıl daha yaşamıştır. Her on Kasım'da dünyanın neresinde olursa olsun Selanik de bulunan Atatürk'ün evine gelerek Atatürk'ün manevi huzurunda saygı duruşunda bulunur, anı defterini imzalayarak hayranlığını ve dostluğunu ifade eder.

İngiltere başbakanı Stanley Baldwin İngiliz kralının emri ile Atatürk'e İngiltere'nin en itibarlı nişanı olan elmas ve pırlantalar ile özel süslenmiş  Dizbağı nişanı verilmesini emreder. 

O yıllarda İngilterenin Ankara başkonsolosu Sir Percyl Loreine dir.

Loraine tam bir Atatürk hayranıdır. 

Nişan verilme fikri Loreine ye sorulur. 

Aman ne yapıyorsunuz, asla kabul etmez, mücevherattan hiç haz etmez, heleki yabancı ülke nişanını zaten almaz, ilişkilerimiz yeni yeni düzeliyor diyerek karşı çıkar.

Bunun üzerine ne yapalım diye sorarlar.

Sir Percyl Loreine; ona kitap hediye edin, kıtaları çok sever ve çok da mutlu olur, der. 

Bunun üzerine. Başbakan Stanley Baldwin Mustafa Kemal'in Çanakkale'de mağlup ettiği iki tarihçi generale, Çanakkale'de neden mağlup olduğuklarını anlatan bir kitap yazmaları görevini verir.

Bu iki tarihçi general, Atatürk ve Çanakkale hakkında bir kitap yazarlar. Basımı yapılan kitap tüm Birleşik Krallık coğrafyasına dağıtılır, Atatürk için ise kitap özel olarak gönderilir.

Kitabın ismi ise...

ASİL DÜŞMAN...

Devrimler bir birini izlerken Takvimler 1938 Şubat'ına dayanır. Atatürk hastadır. Siroz tüm karaciğeri kaplamaya başlamıştır.

Fransızların kışkırtması ile iç isyanlar, diğer taraftan yine emperyalist Fransa'nın Hatay iddiası Atatürk'ün tüm dikkatini bu iki meseleye vermesine ve sağlığını hiçe saymasına sebep olan günlerden geçilmektedir. 

Atatürk ikinci dünya savaşının gelmekte olduğunu biliyordu. Ne yazık ki kendisinin de çok zamanı olmadığının farkındaydı. Bir an evvel Hatay meselesi halledilmeliydi.

Sağlığı hızla bozulan Atatürk erimektedir. 43 kiloya kadar düşmüştür. 23 Şubat 1938 de Savarona yatı Atatürk'ün direktifleri ile satın alınır. Savarona Atatürk'ün yine büyük bir projesidir. 

Zira hastalığını tüm dünyadan gizlemektedir. Eğer Atatürk'ün hastalığı duyulursa ki, Fransa duyarsa Hatay meselesi iyice sıkıntıya girecektir. Tüm günlerini Savarona da geçirir, hiç kimseyle görüşmez. 

Doktorların ısrarları ile 30 gün yatak  istiratini kabul eder. Biraz da kilo almıştır. Vücut yavaş yavaş toparlamaya başlamıştır.

30 günün sonunda 19 Mayıs gelir. Ankara'da 19 Mayıs törenleri yapılacak ve çok önemsediği 19 Mayıs stadyumu açılacaktır. 

Kalkın Ankara'ya gidiyoruz der. Tüm ısrarları bu sefer red eder. Ankara'ya 19 Mayıs stadyumunun açılışı ve 19 Mayıs törenleri için gelinir. 

Tören muhteşemdir. Harbiyeliler, Mülkiyeliler, liseler, halk evleri, Türk ocakları ve diğer gruplar öyle harika geçit verirler ki Atatürk heyecanlanır... 

Fransıza göz dağı vermesi gerekmektedir. Milletler cemiyetinden Hatay ile ilgili olarak Türkiye'nin haklılığı kararını çıkarttırmış ama Fransa bu kararı tanımadığını söylemiştir.

Fransızların bu kararına karşı İngiliz basınına konuşan Atatürk
"...bana yeniden çizmelerimi giydirtmesinler..." mesajını verir.

19 Mayıs törenlerinin ardından emir verir "treni hazırlayın, Mersin'e gidiyoruz" der. 

Yine ısrarlara aldırmaz ve Mersin'e gider. Şanlı orduyu denetler. Ordu heyecan doludur. Fransa ürkmüştür. Yapmayı planladıkları tüm askeri ve milis operasyonları durdurma kararı alırlar. Çünkü Mustafa Kemal'in şakası yoktur.

Törenler sonunda baygınlık geçiren Atatürk'ü Ankara'ya oradan da ertesi gün İstanbul'a götürürler. 

Yürüyecek halde değildir. Ama dünyaya da böyle görünmek istememektedir. 

Fevzi paşa Atatürk'ün manevi kızı Ülkü'yü getirtir. Atatürk Ülkü'nün elinden tutar, diğer elinde Çakmak Paşa'nın verdiği baston ile sanki üçbuçuk yaşındaki Ülkü'nün adımlarına uyuyormuş gibi trenden iner, merdivenleri iner, çıkar ve Savaronaya biner. 

Sonra Atatürk bir daha kendini toparlayamaz. Tarihçiler ve dokktorlar Atatürk'ün Mersin ziyaretini "ölümle dans"  olarak nitelendirirler. Sonra Dolmabahçede komaya girer. 

Allah'ın özel yarattığı, sebebi hayat mimarımız Atatürkümüzü doktorlar muayene ederken, başını hafif sağa çevirir ve gelmekte olan azraili "Ve aleyküm selam " diye selamlar.

Bu söz malesef ki Atamızın dünyadaki son sözüdür. 

Atatürk olağan üstü öngörülü liderdi. Çankaya köşkünde verdiği bir resepsiyonda konuklarını sabahın ilk ışıklarında yolcu ederken, dağların arkasından doğan güneşi göstererek "bu güneşin doğduğunu nasıl görüyorsam, dünya üzerindeki tüm sömürgelerin de böyle yavaş yavaş bağımsızlıklarına kavuşacaklarını da öyle görüyorum" der. 

Atatürk onuncu yıl nutkunu yazıp bitirdiğinde sonradan şu cümleyi ekler.

"Bu söylediklerimin hakikat olduğu gün sizden ve tüm beşeri medeniyetten beklentim şudur, BENİ HATIRLAYIN.

Ey büyük Atatürk, senin müstesna bedenin Anıtkabir'de, maneviyatın ise büyük Türk milletinin sinesinde daima var olacaktır. Tüm medeni beşeriyet dünya durdukça senden büyük dahi diye bahsedecektir.

Ne mutlu büyük Türk milletine ki, senin gibi yüce bir başbuğun izinde ve ışığındadır. 

Kurduğun devlet, yaktığın ışık daima payidar olacaktır.

Ne mutlu Türküm diyene...

Lösev2
Paylaş
Arşiv Orhan karakoçluoğlu Arşivi Tümü
yotube

Yazarlarımız

Reklam

Anket

Reklam

E-Bülten Aboneliği