Modern dünyada otoriter rejimlerin üç türü ile karşılaşırız; askeri cunta yönetimi, tek parti yönetimi ve lidere dayalı dikta yönetimi.
Lidere dayalı otoriter rejimlerde yönetenler, yönettikleri halk üzerinde sınırsız kontrol sağlamak için öncelikle baskı kurarlar. Genellikle şiddete başvurma, oluşturdukları paramiliter güçler kanalıyla, korkutma şeklinde olur baskı kurma. Şiddete başvursalar da sonuç alamaz bazı otoriter yönetimler. Sırada toplumun bazı kesimlerini sisteme bağlama/ yandaş haline getirme metodu gelmektedir. Çeşitli şekilde yaparlar bunu. En bilinen yöntem, kişilerin ve grupların çıkar ilişkileri üzerinden rejime bağlı hale getirilmesidir. Yöneten elit grup sisteme bağlayacakları kişi ve gruplara devlet imkanlarını sınırsızca kullanma olanağı sağlarlar. Sağladıkları bu imkanları her an ellerinden alacaklarını da hissettirirler sisteme bağladıkları kişilere, gruplara.
Elde ettikleri ayrıcalıkları kaybetmek istemeyenler rejime sıkı sıkıya sarılır, rejimle bir bütün olurlar. Bazen yetmez bu çabalar. Patronaj sistemini devreye koyar diktatör. Politik destek karşılığı belirlediği kişilere/grupların temsilcilerine devletin olanaklarının kullanarak maddi veya yönetimsel olarak yanında tutar bunları. Bu durumdakiler de her an elde ettikleri olanakları kaybetme endişesi ile otoritere sıkı sıkıya sarılırlar.
Rejimin devamının gereklerinden en önemlisi de lider kültü yaratmaktır. Kontrollerindeki devlet olanakları kullanılarak elde edilen yazılı ve görsel yayın organları kanalıyla, liderlerinin karizmatik, olağanüstü yetenekli, her olayda bir bildiğinin olduğu, kısacası bir insanın erişemeyeceği olağanüstü yetenekte bir liderlere sahip olduklarını 24 saat yayarlar.
Toparlarsak; örgütlenme, düşünce, haber alma, inanç özgürlüklerinin olmadığı, muhalefet etme hakkının “ekselanslarının izin verdiği” sınırlar içinde olduğu, tek kişinin kanun yaptığı, kanun bozduğu demokratik olmayan rejimdir otoriter rejim.
Uzun girizgahtan sonra ülkemize dönelim.
Altılı masa, Şubat 2022 tarihinden bu yana, ayda bir toplanıp dağılıyor. Bizlere umut mu aşılıyorlar, umutsuzluk mu, karar vermiş değilim.
Liderlerin toplantısı sonrası, ya altı imzalı bir bildiri yayınlanıyor, ya da kurmaylar bir açıklama yapıyorlar. 3 ve 4. toplantıdan sonra kamuoyu araştırmalarında altılının oy oranı artmaya, CHP’nin oy oranı da AKP’nin oy oranına yaklaşmaya başlamıştı. Yükseliş trendi halen sürüyor mu derseniz, düşmeye başladı.
Altılı masa bileşenleri öyle bir havaya girmeye başladılar ki, sanki seçimi aldılar, cebe koydular, sıra seçim sonrası yapılacaklara kaldı. Oysa, toplantılardaki gündemlerinin üç aşamalı olması gerekiyordu. Öncelikle seçime kadar olan süreçte neler yapılacak? İkinci ve bana göre en önemlisi seçim günü ve sonraki iki gün yapılacaklar. Yani sandıklara giren oyların başına herhangi bir şey gelmemesi, sandığa girdiği gibi çıkması oyların. Üçüncü aşama kesinleşen seçim sonrası yapılacaklar.
Bildiğim kadarıyla iki yüz bin dolayında sandık var. Sandık Kurullarının Oluşumu İle Görev ve Yetkilerini belirleyen 135 Sayılı Genelge’nin Sandık Kurulu Üyelikleri başlıklı bölümünün 4. maddesi şöyledir: İlçe seçim kurulu başkanı, son milletvekili seçiminde o ilçede en çok oy almış olan beş siyasi parti tarafından, kendilerine tanınan beş günlük süre içinde bildirilen birer asil ve birer yedek üye isimleri arasında sandık kurulu üyelerini tamamlar.
Altılı masa bileşenlerinden CHP ve İYİ PARTİ dışında yukarıdaki koşulları taşıyan parti yok. Muhalefet cephesinden de HDP bu koşulları taşıyor. (Siyasi partilerin ilçe başkanlıklarının nasıl bir yöntem ile sandık kurulu üyeliklerine kişi bildirdiklerini de çok iyi biliyorum. En azından, üyesi olduğum CHP’de işleyen mekanizmayı biliyorum. Bu kadar önemli görev, eş-dost-hemşeri olsun, üç kuruş para alsınlar mantığı ile olursa; gerçek partililer sandıktan uzaklaşır).
Seçim sonrası yapılacakların konuşulması, protokole bağlanması elbette çok önemli. Korkum, seçim sonrasına bu kadar yoğunlaşırken seçim günü yapılacakları es geçmemiz. Seçim günü sandıkları, sandıklara atılan oyları koruyamazsak, hazırladığınız anayasa, yasa değişiklik taslakları havada kalır. Altılı masa önce seçimi almaya yoğunlaşmalı, kişisel, grupsal kaprislerini bir yana bırakmalıdır. Görünen o ki, ne altılı masa, ne de AKP-MHP iktidarı (önceki yazılarımdan birinde değinmiştim) tek başlarına iktidar olacak 300 milletvekili sayısına ulaşamayacak. Kilit parti konumundaki HDP’nin de 70 ile 90 arası milletvekili kazanacağını düşünüyorum. Demokratik bir sisteme dönmemiz için herkesin aklını başına devşirmesi gerekiyor. Özellikle HDP ve İYİ PARTİ önceliklerini bir yana bırakmalıdır. Buna CHP de dahildir. Bu ülke hepimizin. Tapu, MÜŞTEREK TAPU. Tek tarla ve bu tarlada kimsenin yeri belirlenmiş değil. Sorumluluklar ortak. İYİ PARTİ ya tekrar MHP’lileşecek ya da Türkiye’nin demokratikleşmesi için sorumluluk alacak. HDP kanadında da Demirtaş tüm engellemelere karşın gereğini yapıyor diye düşünüyorum. CHP’ye gelince tahterevallinin dengesini kuran üçgen olmalıdır. İYİ PARTİ’yi de, HDP’yi de dengede tutmalıdır ve bunu gizli-saklı değil, açıkça yapmalıdır.
Liderler zor zamanlarda ortaya çıkar.
Sözüm Sayın Meral Akşener’e.
Beklentim de Sayın Meral Akşener’dendir.
Okurlarım başta olmak üzere, demokrasi ve özgürlük talebi olan herkesin yeni yılını kutluyor, barış ve kardeşliğin egemen olacağı bir gelecek diliyorum.




























