Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nden seçilmiş kimi belediye başkanlarının partilerinden istifa ettikleri görülüyor.
Demokrasilerde istifa etmek de bir “kurumdur”. Kaldı ki kamusal görevlerden ayrılmak için tek taraflı irade beyanı yeterlidir. Ancak söz konusu istifaların gerekçeleri, adeta ortak bir örüntü oluşturmaktadır.
Nedir o? İstifa eden yerel yönetim temsilcilerinin önemli bir bölümünün, kısa süre içinde iktidar partisine katılmasıdır.
CHP’nin sinesinden çıkıp AKP saflarına yönelen bu siyasal geçişler, ister istemez daha kapsamlı bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
İstifacıların ortak söylemi dikkat çekicidir:
“CHP’de huzur bulamadıkları”, hatta destek görmek bir yana, hizmet üretme süreçlerinde örselendikleri ifade edilmektedir.
Bu adeta fotokopi gibi çoğalan gerekçelerin işaret ettiği adres ise bellidir: Partinin yönetim anlayışı ve liderlik pratiği…
Bu noktada, “kim haklı kim haksız” tartışmasına savrulmadan, kestirme hükümler kurmadan bazı tarihsel ve toplumsal tespitleri yapmak zorundayız.
CHP gibi dünya siyasal tarihinin en köklü partilerinden birinde, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ güven içinde işleyen güçlü bir ön seçim mekanizmasının tam anlamıyla kurulamamış olması düşündürücüdür.
Bunun gerekçeleri çoğu zaman; toplumun uzun süredir içinde bulunduğu geçiş süreci, ekonomik zorluklar nedeniyle üyelik aidiyetinin zayıflaması ve örgütsel yıpranma şeklinde açıklanmaktadır. Ancak bu sorunların aşılamamasının başat sorumluluğu üyelerde ya da delegelerde değil, parti yönetim anlayışındadır.
Bugün CHP’de genel ve yerel seçim adaylık süreçleri büyük ölçüde merkezileşmiştir. Bu durum, katılımcı demokrasi idealimizi kendi elimizle zedeleyen bir görünüm yaratmaktadır.
Oysa güçlü merkez kadar güçlü yerel örgütler de demokratik siyasetin vazgeçilmezidir. Gücünü toplumdan alan genel merkez ile il ve ilçe örgütleri arasındaki denge aşındığında, sinerji erdiğinde, güven erozyona uğradığında ortaya istemeden de olsa eleştirdiğimiz başkanlık sistemine benzeyen bir siyasal işleyiş çıkmaktadır.
Burada ayrıca şu gerçeği de unutmamalıyız:
Türkiye zaten dünyanın en adaletsiz gelir dağılımlarından birine sahip ülkelerden biridir. Buna ek olarak, siyasette ve seçim sisteminde de ciddi adaletsizlikler bulunmaktadır. Böylesi bir ortamda, değişimi savunanların mevcut yapıya benzemeye başlaması son derecede tehlikelidir.
Çünkü değiştirmek istediklerimize benzeyerek değişim sağlanamaz. Olsa olsa zamanla onlara benzeriz.
Öte yandan şu tespit de adeta bir siyasal tunç yasadır:
Ön seçim, partinin denetim kalemidir; disiplin süreçleri ise sigortasıdır.
Parti içi demokratik disiplin mekanizmasının işlerliği de yeniden düşünülmelidir. En alt kademeden başlayarak gerekirse en üst disiplin organına kadar üyelerin savunma hakkını fiilen ve özgürce kullanabilmesi, alınacak kararların örgütlerle istişare edilerek olgunlaştırılması hem üyeler hem yönetimler açısından daha teskin edici olacaktır.
Ben naçizane, Yüksek Disiplin Kurulu süreçlerinde kadın ve gençlik örgütlerinin de daha etkin temsil edilmesini yararlı bulurum. Çünkü bir siyasi partinin vicdanı yalnızca yönetim katlarında değil, örgütün canlı damarlarında atar.
Yaşanan bu istifa sağanağı, bizim açımızdan bazı “yığınak hatalarını” da düşündürmelidir.
Düşündürmelidir, çünkü, karşımızda siyaseti çoğu zaman ilkesellikten uzak, sert güç dengeleri üzerinden okuyan bir iktidar pratiği vardır. Ayrıca bu istifaların süreceği yönünde oluşturulmak istenen psikolojik baskı da kamuoyuna özellikle servis edilmektedir.
Tam da bu nedenle, CHP gibi tarihsel sorumluluğu büyük bir partide aday belirleme süreçlerinin son derece titiz yürütülmesi hayati önem taşımaktadır.
CHP adaylığı; sıradan bir kariyer basamağı değil, tarihsel ve ahlaki bir temsil görevidir.
Parti, öncelikle kendi öz evlatlarını yetiştirebilmeli; aday olacak kişiler de partiyi dönüştürme sığlığına değil, partiyle birlikte ülkenin bozuk düzenini değiştirmeye adanmış insanlardan oluşmalıdır.
Bu insanlar; partinin ilkelerini, en başta altı oku, yalnızca söylemlerinde değil yaşamlarında da taşıyan; ahlaklı, erdemli, dirayetli kişiler olmalıdır.
Toplumda karşılığı olmayan zayıf siyasal kişiliklerin kariyer planlaması yapacakları yer CHP değildir.
Çünkü CHP; cephelerde kurulmuş, demokrasi uğruna bedel ödemiş insanların partisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi gerektiğinde kefensiz toprağa düşmüş insanların tarihsel mirasını taşımaktadır.
Son istifalar üzerinden düşüncelerimi ifade ederken, kişilere değil sisteme odaklanılması gerektiğini özellikle belirtmek isterim.
Partinin temsil noktalarına en doğru insanları taşıyabilmek için CHP kültürünü ve terbiyesini diri tutmak; zamandan, makamdan ve kişisel hesaplardan bağımsız sürekli bir görevdir.
Şunu da ayrıca belirtmek gerekir:
İki farklı ayrılık biçimi vardır...
Birincisinde insanlar, ilkeleri uğruna partilerini değiştirmek zorunda kalabilirler. Mücadele zeminini kaybettiklerini düşünebilir, aynı değerleri başka bir mecrada savunmak isteyebilirler. Bu insanları anlamak ve günün birinde yine baba ocağında buluşabilmek kıymetlidir.
Ancak ikinci bir çizgi daha vardır ki; burada insanlar ilkelerini değil, çıkarlarını merkeze koyarak siyasi zemin değiştirirler. İşte bu tavır, siyaseti bir değer mücadelesi olmaktan çıkarıp kişisel / dar grupsal çıkarlar aracına dönüştürmektedir.
Bugün yaşananları da bu ayrım üzerinden yeniden düşünmek gerekir.
“Giden gitsin, kalan sağlar bizimdir” demek artık tek başına yeterli değildir.
Eksiklerimizle, yöntem hatalarımızla, örgütsel zaaflarımızla açık biçimde yüzleşmek zorundayız.
Çünkü Türkiye’nin CHP’ye olan ihtiyacı ile her CHP’linin partisine duyduğu ihtiyaç aynı noktada buluşana kadar mücadele bitmeyecektir.
-Dr. R.Bülend Kırmacı-




























