Telefon
WhatsApp

İnsan Olmanın Yolu Karma Eğitimden Geçer!
Haber Yazı Detay İçi Reklam Alanı 300x250

Birçok okuyucu bilir, yıllanmış bir CHP üyesiyim. 

O halde herkesin dilinde ‘’CHP içindeki kavga’’ varken, ben neden bu konuda iki çift laf etmiyorum da bambaşka bir konuda yazıyorum. 

Çünkü bence CHP içi tartışmalar gündemimizdeki şu iki konudan daha güçlü değil. 

Birincisi: ‘’Ya biz nasıl yaşayacak, nasıl geçineceğiz?’’ 

İkincisi: ‘’Nasıl bir yaşam tarzına sürükleniyor ya da sürüklenmeye zorlanıyoruz?’’ 

 

AkP yola çıktığı 2002’den bugüne büyük bir değişim geçirdi; çoğulculuktan, laiklikten, eşitlikten uzaklaştı, katılaştı, kadın karşıtı cinsiyetçilikte adeta rakipsizleşti. 

Cemaat, tarikat ilişkilerinde her gün yeni bir sayfasına tanıklık ettiğimiz ama tamamını hala görmediğimiz bir muhabbet geliştirdi. 

Banka hesabına kira yatırandan generaline herkesi kapsayan FETÖ’yle mücadelenin uzanmadığı tek yer siyasi ayak olsa da, AkP’nin ve Erdoğan’ın tarikatlar-cemaatlerle muhabbetinin siyasi ayağı serpilip gelişmeye devam ediyor; milletvekilliğinden bakanlığa, bürokratlara her yere yayılmış durumda. 

Bu muhabbetin sivri ucu cinsiyete dayalı eşitsizlikler üzerinden öncelikle LGBTİ+ insanlara ve tabii kadınlara batıyor. 

Bu kapsamda, toplumsal cinsiyet eşitliğini tu kaka yapmanın ilk somut adımları, devlet projelerinden toplumsal cinsiyet eşitliği vurgusunu çıkarmak, eylem planlarından toplumsal cinsiyet eşitliği hedefini silmekti. 

Yapıldı ama yetmedi. 

Tek kişilik Cumhurbaşkanı iktidarı, 2011’de ‘’Bakın ne kadar medeniyiz, dünyaya önderlik ediyoruz!’’ vurgularıyla birinci imzacısı olduğu Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nden de bu muhabbeti artırmak için ayrıldı. 

Muhabbet orada da durmadı; adeta bir sarmaşık gibi günlük hayatımızı sarmaya devam ediyor, adım adım laik hayat düzeninden uzaklaşıyoruz.

 

2005-2007’den bu yana yavaş yavaş İslam dininin referanslarıyla yaşamaya zorlandığımızı hissediyorum, görüyorum. 

 

Önceleri inananların hak ve özgürlükleri, yaşam tarzlarına saygı diye başlamıştık ama iş orada durmadı. 

Geçmişte ‘’çoklu hukuk’’u savunanlar, demokrasiyi, çoğulculuğu durağı gelince inilecek bir tramvay olarak kabul ettiklerini gösterdiler ve çoğunlukçulukla alaşımlandılar. Şimdi hayatı ‘’tek hayat tarzı var, o da bizimkisi’’ne doğru ittiriyorlar. 

Din görevlilerinin hayatın her alanında akıl danışılması gerekenler, danışılmasa da akıl verenler olarak ortalığa salınması da bu ittirmenin önemli bir parçası. 

 

Bir zamanlar AkP belediyeleri evlenenlere ‘’İslam’a uygun aile’’ kitapçıkları verirdi. Sonra din görevlilerine resmi nikah kıyma yetkisi verdiler, resmi nikah öncesinde dini tören yapılmasını yasaklayan ve yapanı cezalandıran yasal düzenlemeyi de ortadan kaldırdılar. 

Öyle ya adım adım...

Derken derken, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ÇEDES’e Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum diye bir projeden haberdar olduk. 

Sahip çıkılan değerler ne? sorusunun cevabını bilmiyoruz. 

Bu bilmediğimiz değerleri kim temsil ediyor? sorusunun cevabı ise, ‘’Diyanet İşleri Başkanlığındaki Müslüman din görevlileri’’. 

Siyasi bir özenle seçildiği açık olan Tekirdağ, İzmir ve Eskişehir’de ki ilk uygulama yapıldı. Örneğin İzmir’de 842 okula imam, müftü, müftü yardımcıları manevi danışman olarak görevlendirildi. 

Başka bir meslekten olup da görevlendirilen bir Allah’ın kulu yok!

 

AkP, 21 yıllık iktidarında eğitimi yazdı bozdu ama bir türlü istediği kıvama getiremedi. 

Ne 4+4+4, ne müfredata eklenen çok sayıdaki dini içerikli ders, ne sayıları bütün diğer okul türlerinin üstüne çıkan imam hatip okulları... 

ÇEDES’i de yeterli görmemişler ki, yeni Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin yeni bir işe imza atmaya gayretlenmiş; bir TV programında kızların eğitim imkanlarından yeterince yararlanamadığını, çünkü muhafazakar ailelerin kızlarını erkeklerle aynı okula göndermek istemediğini iddia ederek kız okullarının çözüm olabileceğini söylemiş. 

 

Neresinden tutsak elimizde kalan bir gerekçelendirme. 

Mesela, bu ifadeye göre, çocuklar hakkındaki tek karar verici var: Aile. 

Ama gerçek bu değil. 

Çünkü çocuklar ana-babalarından ayrı ve hakları olan varlıklar, insanlar. 

Çocuk Hakları Sözleşmesi var. 

Her ülkenin vatandaşlarına, elbette çocuklara da nasıl muamele edilmesi gerektiğini belirleyen kuralları var; ana-babalar çocuklarına kötü muamele edemez, onları okula göndermek yasal bir zorunluluktur gibi. 

Bu gibi kurallara uymayan aileleri kurallara uyar hale getirmenin tek yolu elbette cezalandırmaktan ibaret değildir.

Ama, devletin toplumu o ailelerin anlayışına boyun eğmeye zorlaması da kabul edilemez. 

Bakan bey bile bu ailelerin kızım oğlanlarla sınıf ve okul arkadaşı olacağına okula gitmesin anlayışını onaylamıyor. 

Ailesi o küçücük kız çocuğunun cinsel nesne gibi görülebileceğini kabul etse de, devletin bunu kabul etmesi mümkün mü?

Biz ülkemizde bizi daha çocukken cinsiyete göre ayrışmış bir dünyada yaşamaya zorlayan bir eğitim sistemi istiyor muyuz? 

 

Peki, Milli Eğitim Bakanlığı istatistikleri kız ve olan çocukların okullaşma oranları arasında yüzde 1 bile fark olmadığını söylerken, Milli Eğitim Temel Kanunumuz karma eğitim esastır derken, Milli Eğitim Bakanı bu lafı neden etti?

‘’Nasıl bir yaşam tarzına sürükleniyor ya da sürüklenmeye zorlanıyoruz?’’ sorusunu sormanın zamanı geldi, değil mi?

Lösev2
Paylaş
yotube

Yazarlarımız

Reklam

Anket

Reklam

E-Bülten Aboneliği