Halkımız bir tercihte bulunacaktı. Ya son anayasa değişikliği ile dünyada benzeri bulunmayan, hiçbir kalıba uydurulamayan (hani devekuşu için ne deve ne de kuş, devekuşu derler), Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni sonlandıracak, ya da tek adamın Çemişgezek Tapu Müdürünü bile atadığı, yangınları söndürmeye gitmesi gereken itfaiye araçlarının dahi CB’nın talimatını beklediği (CB yetkililerinin yalancısıyım), sel ve deprem felaketlerine müdahale edecek AFAD’ın müdahale için Cumhurbaşkanından emir beklediğinden olaylara müdahaleye ancak ikinci gün başlayabildiği sisteme devam diyecekti.
“Necip halkımız”, her zamanki gibi orta yolcu olduğunu gösterdi ve parlamentoyu, AKP-MHP ve Cumhuriyet Dönemi’nin en gerici ortaklığına; Cumhurbaşkanlığı seçimini de ikinci tura bıraktı. AKP-MHP gerici iktidarına dedi ki halkımız: “Az bile yaptınız bana. Aç bıraktınız, depremde çadırı çok saydınız bana. Kızılay’ınız, sizin yerinize bana yardıma gelenlere çadırı parayla sattı. Çocuğumun okul beslenme çantasına koyacak yemeğim olmadığından, ekmek dilimine salça sürmek zorunda kaldım. “Milletin …a koyacaksın” diyen yandaş mı, ortak mı olduğu belli olmayan müteahhitlerinin doğamızı katletmesine karşı duranlarımızın üstüne kolluk güçlerini yollayıp gazladın bizi. Az bile yaptınız. Timur’dan beslemek için ikinci bir fil isteyen ecdadın çocuklarıyız biz. 21 yıl yetmez, beş yıl daha besleyelim sizi. Biz, öyle demokrasi falan bilmeyiz. Kadın hakları da neymiş. ‘Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ dememiş mi ulularımız. En çok oyu da kadınlar olarak biz veririz size.”
Necip Halkımıza sözümüz olurda, partimiz CHP’ye bir şey demeyecek miyiz? Diyelim o halde:
Millet İttifakı dediğimiz Altılı Masa çabalarını yadsımak mümkün değil. Orta çağ karanlığı isteyenlere karşı, en geniş demokrasi yanlılarını bir araya getirmek gerekiyordu. Bunu yaparken herkese eşit mesafede olmalıydık. Örneğin diyorduk ki “Bu yolculuk HDP’siz ve İYİP’siz olmaz. Beş benzemez partiyi bir araya getiren irade, HDP ve İYİP’yi de asgari müşterekte bir araya getirebilmeliydi. Her ne kadar iktidar HDP’yi şeytanlaştırma, ötekileştirme operasyonlarına hız verdiyse de, biz bu çabayı boşa çıkarmalı, çıkarabilmeliydik. Dostlarımıza ortaklıktan ayrılmasınlar diye o kadar ödün verdik ki, onlardan önce biz saldırdık akrabalarımıza. Herkesin kapısına gittik, akrabalarımızla herkesin ortak kullandığı mekanlarda buluştuk. Dostlarımızı dış kapılarda karşılayıp, sokak kapısına kadar uğurlarken, dostlarımıza “Sen nasıl olsa yolu bulursun” diye tek başına koridorlara yolladık.
Dostlarımızla bir Ortaklık Metni oluşturduk. O da olumlu bir gelişmeydi. Metin kamuoyuna açıkladıktan sonra bir dostumuz “Atılacak her adım için altımızın da imzası olacak, olmazsa bu iş biter. Zaten yıllarca CHP zihniyeti ile mücadele ettik” dedi. Bir başka dostumuz “Çok şükür eski CHP zihniyeti yok, Kılıçdaroğlu değiştirdi o zihniyeti. Halama bile CHP’ye oy ver derken zorlanıyorum” dedi. Bunları dediler demesine de “Dava arkadaşlarını” CHP listelerinden milletvekili seçtirirken “CHP zihniyetinin” ne denli “kötü” olduğunu unuttular.
Her ne sebeple olursa olsun, insanın öldürülmesine karşıyım. Hangi nedenle öldürüldüğü henüz açığa çıkarıl(a)mayan Sinan Ateş olayını şahsi davamız yaptık. Demeçlerimizi dinleyen sade vatandaşlar Sinan Ateş’i CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı, Suikast ya da “kaza” ile ölen Muhsin Yazıcıoğlu’nun davasını da biz sahiplendik. İkisi de eski Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmış kişilerdi. Evlerinden eksik olmadık, şehidimiz dedik. 12 Eylül öncesi faşist katillerce öldürülen Nevşehir İl Başkanımız ve eski milletvekilimiz Zeki Tekiner’den hiç bahsetmedik.
Toplam oyları % 3’ü geçmeyen dört ortağımıza listelerimizde 35 dolayında milletvekili vermekte bir sakınca görmedik. Beşinci ve büyük dostumuza da “bonus” kabilinden 6-7 milletvekili hediye ettik.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı(mız)ın en yakın iki çalışma arkadaşı büyük dostumuzun listelerinden milletvekili yazılınca (seçildiler), ne oluyor, belediyeyi hangi parti kazandı demedik. (Ankara 3. Bölgeden seçilen bürokratın “benim ülkücü kardeşlerime yaptığımı Türkeş’de ,Bahçeli’de yapmadı. ABB’ye yedi bin ülkücü yerleştirdim” dediği siyasi sohbetlerde söyleniyor.)
Din olgusu alanımız olmadığı, spekülasyona açık bir alan olduğu halde, sık sık bu mayınlı alana girdik.
Deprem Bölgesi halkını ikna edemedik. Bedava ev verme sözümüze (ki sosyal devlet gereğidir söylediğimiz) inandıramadık çadır bulamayan halkı.
Dostlarımız bizi iğneledikçe, suç bizdeymiş gibi af diledik. Biz af diledikçe de dostlarımızın söylemleri sertleşti, üzerimizde baskı oluşturdular. Bunlar da bizim tabanımız rencide etti.
Her şeye karşın, tabanımız sandıkları boş bırakmadı.
% 25-27 arası değişen oyumuzu aldık. Dostlarımızın oylarını en azından ben göremedim. Terazi ortada, ciğeri kedi yediyse kediyi tartalım. Kilosu aynıysa, ciğerin gittiği yeri bulalım.
Sinan Oğan’ın aldığı yüzde beş oyun üçünün büyük dostumuzun oyu olduğunu düşünüyorum.
Devlet ile yarıştık seçimlerde, geri tahkimatımız yukarıda anlattığım gibiydi. Karşımızda hak-hukuk, yasa tanımayan bir iktidar vardı ve bizler bunun farkındayız.
28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde, önce Genel Merkez’de sandık sonuçlarını anında yansıtacak, gece yarısı çökmeyecek (!) bilişim sistemimizi oluşturup emin ellere teslim etmeliyiz.
Her partilimiz, “Tırnağın varsa, kelini kaşı” sözündeki gibi Genel Başkan’ımıza sahip çıkıp, ilk turda AKP liderine oy veren bir komşusunu ikna edip sandığa götürmeli.
İmkânsız yoktur. İmkânı bizler yaratacağız.
(Başlık Sayın Murat Karayalçın’ın SözcüTv’deki söyleşisinden alınmıştır. Kendisinin affına sığınarak kullandım.)




























