Bir zamanlar “bağımsızlık” diye bir kelime vardı bu coğrafyada. Sadece sözlüklerde değil, devletlerin siyasetinde, halkların hayalinde, gençlerin isyanında… Bugün ise Müslüman coğrafyanın büyük bölümünde bu kelime ya unutuldu ya da alay konusu haline getirildi. Şimdi yeni bir yarış var: Kim Amerika’ya daha yakın? Kim daha makbul müttefik? Kim daha “uyumlu” ve daha “kullanışlı”?
Ne acıdır ki, utanma duygusunu yitirmiş bir siyaset anlayışı, onuru değil yakınlığı, bağımsızlığı değil bağımlılığı ödüllendiriyor.
Dün Suriye, Irak, Libya, Lübnan, İran gibi ülkeler – bütün çelişkilerine rağmen – Amerikan politikalarına karşı daha mesafeli, daha dirençli bir hatta duruyorlardı. Arap milliyetçiliği, bölgesel bağımsızlık fikri ve en azından “kendi kaderini tayin etme” iddiası vardı. Bugün bu ülkelerin neredeyse tamamı ya parçalandı, ya iç savaşa sürüklendi, ya da fiilen vesayet altına alındı.
Tesadüf mü? Elbette değil.
Ortadoğu haritasına bakın: Yıkılan, dağılan, içten çürütülen her ülkenin arkasında aynı “dokunuşu” görürsünüz. Önce etnik ve mezhepsel fay hatları kaşınır, sonra “özgürlük” masalları anlatılır, ardından “istikrar” adına işgal gelir.
Ve ortaya enkaz çıkar.
Bugün Suriye’de gelinen noktada, HTŞ ve Colani yönetiminin Amerika ve İsrail ekseninde şekillenen bir kukla düzene dönüşmesi ibretliktir. Dürzilerin İsrail’e kapılarını açması, dün Amerika’nın yanında saf tutan Kürt hareketlerinin bugün başka bir denklemde kullanılması, bu oyunun ne kadar kirli ve geçici ittifaklara dayandığını bir kez daha göstermektedir.
Bu tabloda en yalnız bırakılan, en ağır bedeli ödeyen kesim ise Aleviler olmuştur. Katliamlarla, sürgünlerle, sistematik dışlanmayla karşı karşıya kalmış; ama buna rağmen hiçbir büyük gücün gerçek anlamda gündemine girememiştir. Çünkü mazlum olmak yetmiyor; “işe yarar” bir mazlum olmak gerekiyor bu düzende. Anti-Amerikancılık ve anti-emperyalizm, sanki Alevilerin tarihsel hafızasına kazınmış, kuşaktan kuşağa aktarılan bir direniş mirasıdır.
Bugün Suudi Arabistan’dan Mısır’a, Ürdün’den Katar’a, Türkiye’den Pakistan’a, Afganistan’dan Körfez ülkelerine kadar uzanan geniş bir hat, fiilen Amerikan siyasetinin sınırları içinde nefes alıp vermektedir. Bu ülkelerin yöneticileri için koltuklarının garantisi halkları değil, Washington’dur.
Kendi halkına yaslanamayan her iktidar, kaçınılmaz olarak dışarıya yaslanır. Ve dışarıya yaslanan her iktidar, er ya da geç o dış gücün memuruna dönüşür.
En acı olan ise şudur: Bu coğrafyada artık kurtuluşun, direnişin, onurun Amerika’ya “ne kadar yakın” olunduğuyla ölçüldüğüne inanılıyor. Yani teslimiyet, “akılcılık” diye pazarlanıyor. Bağımsızlık ise “macera” sayılıyor.
Oysa tarih bize şunu defalarca gösterdi: Hiçbir halk, başkasının gölgesinde özgür olamaz. Hiçbir ülke, başkasının planlarıyla onurunu koruyamaz.
Bu coğrafyanın asıl sorunu Amerika değil. Asıl sorun, Amerika’ya rağmen ayakta durmayı göze alamayan zihniyettir.
Ve ne yazık ki bugün Müslüman dünya, bu zihniyetin ağır esareti altındadır.
Ankara, 29 Ocak 2026,
Süleyman RIDVANOĞLU




























