14 Mayıs’ta dört Cumhurbaşkanı adayından birini ve milletvekillerini seçeceğiz.
“Elli yıl geriye gitsek 100 yıl ileri gitmiş oluruz” diyenler var; bu seçim yaşamsal!
Şu ana kadar oluşturulan ittifaklar sürecinde yaşanılanlar herkesin malumudur…
Kolay değil 20 yıllık siyasal iktidar, bürokraside, adalet ve güvenlik kurumları ile ‘medya üzerinde etkili… Bu basınca karşın Millet İttifakı “dağılmadı”; ancak, o ittifakın ana dinamosu olan CHP ve ittifakın diğer unsurları açısından, “9 Mayıs’ta milletvekilleri listeleri teslim edilince” de karşılaşılacak tecrübeler olduğu çok açık ve bu da doğal.
14.DÖNEM BAŞKANLIK ve 28.DÖNEM PARLAMENTOSU
Doğal olmayan sistemin ta kendisi! Dünya’da eşine az rastlanır bir Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ekseninde, 14.dönem devlet başkanlığı ve 28. Dönem milletvekillerini “seçeceğiz”! Türkiye 200 yıldır parlamenter rejimi, seksen yıldır çok partili demokrasiyi emeklerken geldiğimiz nokta; iki ana bloklu (Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı) olası iki turlu bir tür ABD tipi başkanlık sistemidir…
1981 Anayasası ile “Temsilde Adalet-Yönetimde İstikrar” taahhüt eden yasal konjonktürün uzantısında, seçim sistemi defalarca değişmiş, oy barajları ve seçim çevreleri ile “oynanmış” ama bir türlü katılımcı, özgürlükçü demokrasiye özgü partiler yasası ve seçim sistemi tesis edilememiştir.
“ANAYASA BOL GELİYOR”DAN PARTİ’NİN DEVLETİNE!
Geçmişte “Bu Anayasa (61 Anayasası) Türkiye’ye bol geliyor” diyenler 24 Ocak kararlarıyla ve kamuyu ekonomiden “çekerek” başladıkları yolculukta nasıl ki ultra-kapitalizme ulaştılarsa; “koalisyonlar istikrarsızlık getirir; tek parti iktidarı hızla çözümler sağlar” diyenler de -gensoru ve güvenoyunu işlevsizleştirerek- adeta “parti devletinden”, “partinin devleti” momentinde “tekelci” bir siyasal erke kapı aralamışlardır…
AYNI ZAMANDA SİSTEM DE OYLANACAK
Seçim listelerinde “kim neden ve nasıl yer bulacak” ayrı bir sorudur, ancak, gerek parti içinde gerek ülke genelinde demokratik koşullarda eşitlikçi siyasal yarışmanın örselendiği bir seçim ortamında “ülke huzur bulacak mıdır?”, “kaybeden öz-eleştiri”, kazanan ölçülü bir zaferin idraki ile tüm yurttaşları kucaklayacak mıdır?” ayrı bir sorulardır…
Çünkü iktidar gibi muhalefetin de üzerinde aşırı bir basınç, toplum genelinde derin bir hoşnutsuzluk, özellikle gençler arasında yaygın bir güvensizlik vardır…
Bizi bu noktaya, bu sistem getirmiştir…
Bu halimizle her biri aslında gelecek seçimler seçime girecek siyasal aktörler üzerinden geleceğin Türkiye’sini inşa etmek umudu giderek zayıflar.
14 Mayıs’ta gerçek bir “seçim” yapmak ile sandığa gidip mekanik anlamda “oylama” yapmak arasındaki fark, ancak, seçmen kendinden olanları listelerde görürse -kısmen- mümkün olacaktır.
ÖN-SEÇİMSİZLİK HANDİKAPINI AŞMAK
Millet İttifakının temel söz-verimi “Parlamenter Demokrasiye” geçiştir... Bu kısmen kurucu meclis benzeri bir uyumu gerektirecek, Türkiye, ekonomik onarım sürecinin yanı sıra siyasal-kurumsal olarak (kimi eski deneyimleri de göz önüne alarak) bir yeniden yapılandırılma dönemine girebilecektir… Dolayısıyla, 14 Mayıs salt bir siyasal kümelenme seçimi de değil bir sistem tercihini önümüze koymaktadır. Bu zorlu sınavda parti siyasetinin, ideolojik, programsal, örgütsel hatasızlığını beklemek de zordur, fakat, yine de, geleneğinde ve genlerinde demokrasi olan partileri, ön-seçimsizlik konusunda irdelemek, analitik bir görevdir.
GÖÇ TOPLUMU! AMA DAHA FAZLASI…
Evet, halen ve bir ölçüde göç toplumuyuz, üstelik son yıllarda dışarıdan da göçler aldık. Yetmedi bir büyük deprem felaketi yaşadık. Yanı sıra milli gelirin dağılımı ve okulda kalma süreleri ve işsizlik açısından yaralı bir Ulus / zamların altında yaşam mücadelesi veren bir halkız… Bütün bunlar partiye üyeliği, düzenli aidat ödenmesi bilincini, “hemşeri dayanışmasının” kimilerince amacından taşırılması gerçeğini getirse de, ön-seçim mekanizmasının işler hale getirilmeyişini çok da haklı kılmaz…
Unutmayalım ki, siyasetin eğitimi de ödülü de kendi içindedir.
Kendi işleyişinde demokrat olan partilerin, yönetecekleri ülkeye demokrasiyi getirme konusunda daha büyük şansları olacağıysa, matematik kadar yalın bir gerçektir.
“SANAYİ TOPLUMUNUN” SİYASETİ
Türkiye’mizin sistemsel tıkanmışlığı veya siyasete katılım kanallarının akışkanlığını kesen bir başka neden: sanayi toplumu olamayışımızdır… Sanayi toplumu sanıldığı gibi yalnız ekonomik değil, kültürel bir kavramdır. Sanayi toplumunun siyaseti ile sanayi-gerisi toplumun siyaseti arasında dağlarca ve bazen çağlarca farklar vardır.
Elbette insana ait her yerde insani kusurlar da söz konusudur, ancak, sanayi toplumu kültürünü yansıtan partilerde kimin nereye, nasıl geleceği, nerden nasıl gideceği, topluma hesap verilebilirlik ve demokratik denetim mekanizmalarının işlerliği gibi hususlar son derecede sarih (açık) ve içselleştirilmiş yapı-süreç-birey-kurum-toplum (sarmalına) / ilişkisine tabidir.
KARAMSAR OLMAMAK GEREK…
Türkiye için yine de karamsar olmamak gerekir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi önemli bir parlamenter sistem arayışı geçmişimiz ve hatırı sayılır bir çok partili yaşam tecrübemiz vardır. Siyasetin, sistemiyle, yasasıyla, yapısıyla, kurumlarıyla, toplumsal ilişkileriyle normalleşmesi en büyük hedeflerimizden olmak gerekir. Bu bağlamda, partilerin kendi öz evlatlarına öncelik vermesi, dışarıdan gelenlerin “partiyi değiştirmeye değil, partinin ilkeleri doğrultusunda kendilerini geliştirmeye özen göstermesi”, akçalı işlere bulaşmamış ve bulaşmayacak etik değerlere sahip, aile terbiyesi almış ve toplumsal değerlere saygılı bireylerle partinin temsil edilmesi, tüm bunların yanı sıra, partinin kuruluş ve kurultay ilkelerine sadakat esasıyla görev yapacak kişilerin partide yükselmesi ve özellikle emeği savunan partilerde orta direkten, sendikalardan, demokratik kitle örgütlerinden hatta medyadan temsil görevlerine talip insanların titizlikle belirlenmesi esas alınmalıdır…
“EĞİTİMİ” DE “ÖDÜLÜ” SİYASETİN KENDİ İÇİNDE
Evet siyasetin eğitimi de, ödülü de kendi içindedir. Siyasette bulunanlar partilerinin düşünsel birikimini özümsemeli, kurallar dahilinde düşünce geliştirmeli, o arada kendisini gelişmeye açık tutmalı, siyasetin eğitiminin kendi içinde olduğunu unutmamalıdır…
Yine siyasette temsil noktalarına aday olanlar, en büyük ödülün ülkelerine ve insanlığa katkıda bulunmak olduğunu tam olarak özümsemiş, sağlam karakterli, ilkeli kişiler olmalıdırlar… Siyaset yoluyla ülkeye sağlanacak yarar karşısında hiçbir kişisel beklenti değil ön planda gündemde bile olmamak gerekir. Siyasetin ödülü, halkın sorunlarının çözülmesidir.
TEMSİLCİLER TÜRKİYE’YE ve TOPLUMA ADANMALI
İşte ancak böylesi temsilcilerle sandığa gidilirse, seçilmeyi daha çok hak eden adaylarla seçim yapılmış olacaktır. Ancak bu ilkelere bağlı kalınırsa, Türkiye’de demokratik bir sistemin önü açılır ve normalleşmeye, doğallaşmaya, olağanlaşmaya en büyük katkılar yapılmış olur… Önümüzde herkes için seçimin “başarım” tarifi başka olabilir, ancak, biz seçmenler için geleceğini kazanması gereken bir Türkiye vardır; bu doğrultudaki gelişmeler sağlanır ve siyaset kendisini buna göre yapılandırırsa, seçimin gerçek galibi demokrasimiz ve halkımız olacaktır…




























